Çarşamba, Aralık 30, 2009

Ankara Ankara Güzel Ankara












Alttaki linke tıklarsanız Ankara'da yeni yılda ulaşıma yapılacak zammın detaylarını bulabilirsiniz, Gökçek'i bilenler için sürpriz olmayan ama can sıkan bir haber.

Benim anlamadığım haberin son satırında "yolcu başına ortalama 58 kuruş zarar" edildiğinden bahsediliyor. Bu nasıl oluyor?

Benim görebildiğim kadarıyla otobüslerin zarar etmesinin imkanı yok. Çünkü şoförlerin maaşı, otobüslerin benzini ve bakımı dışında bir maliyet yok gibi görünüyor ve çoğunlukla otobüsler kapasite fazlası ile çalışıyor. Tabi sonuçta dışarıdan maliyetler hakkında kesin bilgiye ulaşmak mümkün değil ama şöyle bir Aristo mantığı kuruyorum: Belediye otobüsleri dışında bir de özel halk otobüsleri var ve gene bildiğim kadarıyla bunlar sağlam kar ediyor yoksa bir hat ortalama 400-500 bin lira hatta 1 milyon lira olmaz.

Eğer halk otobüslerinin kar edip belediye otobüslerinin zarar ettiği bir durum varsa bunun sorumlusu doğrudan belediyedir bana göre. Bu işi becerememektedir demektir bu. Yok bu yapılan zammı meşru hale getirmek için söylenen bir yalan ise o zaman sadece PES artık diyebilirim ama gene de şaşırmam (neden acaba ?)

Bu konuda bir bilgisi olan varsa aydınlatırsa sevinirim.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=969778&Date=30.12.2009&CategoryID=80

İyi Yıllar


Bastığın Yeri Yaya Geçidi Diyerek Geçme, Tanı!


Portekiz’de trafik kazalarında ölen yayalara dikkat çekmek için yapılmış bir kampanya.
Trafik kazalarında ölenleri anmak, konuya politikacıların ve halkın dikkatini çekmek için, ana arterlerde bulunan yaya geçit çizgilerinin üzerine ölen kurbanların isimleri yazılmış.

Salı, Aralık 29, 2009

Yarık Yollar Diyarı: Ankara

Sanırım blogların amaçlarından biri de içinde kalanları doyasıya dökmek. İşte tam da bu sebepten kaleme alınmış bir yazı bu: Dün sabah saat 8:50-9:00 saatlerinde yolum necatibey caddesinden geçme gafletine düştü. Adamlar (ki kendilerini Melih’in suvarileri veya belediye olarak da adlandırabiliriz) yolu dikine kazmışlar.
Aslında bu kazma/delme yontemine ankaralılar son 3 aydır pek de yabancı değil. Birçoğumuz mahallesindeki caddelerde, sokaklarda kaldırımdan 50 santim uzaklıkta bir çukurla karşılaşmışızdır. O çukurların aynısı fakat bu sefer yolu dikine kesmisler, vücuduna neşter vurulmuş insan bedeni gibi kan ağlıyor yol.
Çukura girip tekrar yolunuza devam edebilmeniz için neredeyse durmanız lazım. Yaklaşık bir saatimi başkasının tabağından yeme heveslisi şerit canavarlarıyla çukurun içinde savaşarak harcadım. Belediyemiz sanırım şu zihniyetle hareket ediyor: şerit canavarları (trafik canavarın bir üst modeli olan bu yaratıklar yolu sadece kendilerine ait bir lebensraum sanarlar) nasılsa bir yolunu bulur ve hendeği bile aşmayı başarır. Başka türlü yolu o şekilde yarıp olduğu gibi bırakmak açıklanamaz. Adamlar çatır çatır bir saatimizi yiyiyorlar ve bunun için yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Oysa ki Avrupa’da böyle mi?....:)

Pazartesi, Aralık 28, 2009

Avatar


"Yüzyılın filmi" olduğu iddia edilen sinema tarihinin en yüksek bütçeli filmi "Avatar" ı hafta sonunda izledim. Sonda söylenmesi gerekeni başta söyleyeyim filmi çok ama çok abartmışlar. Ben beğenmedim ve boşa geçen 3 saatime yandım. (Ha o üç saatte çok mu faydalı aktiviteler yapacaktım, o başka konu ya, neyse).
Yiğidi öldür hakkını ver derler o yüzden başta belirtmek lazım, film tam bir görsel şölen. Adam yani yönetmen (James Cameron ki aynı zamanda Titanic'in de yönetmeni) inanılmaz bir dünya kurmuş. Hayalgücü olağanüstü, kafasındaki bu dünyayı bizlere gösterebilmek içinde paranın canına okumuş. En iyi görsel efekt dalında Oskar'ı kesin alır. Hatta en iyi kostüm ve en iyi makyaj ödülüde alır, ama işte o kadar.
Görsellik kısmını çıkarın geriye elinizde 8. sınıf bir Hollywood filmi kalıyor. Senaryo o kadar klişe, o kadar sıradan ki, hiç bir yerde en ufak sürprizle bile karşılaşmıyorsunuz. Çoğu Hollywood filminde görülen stereotype'lar (kelimenin türkçesini bulamadım kusura bakmayın) aynen burada da kullanılmış: Kötü adam, esas oğlan, olmaması gereken aşk, güçlü kötüler, inançlı iyiler, kötülüğün galip gelmesi beklenirken iyiliğin bir şekilde kazanması. Kısacası daha önce 1001 kere izlemiş olduğumuz klişeler.
Akira Kurosawa'nın söylediği şöyle bir laf var:"İyi bir yönetmen, iyi bir senaryo ile başyapıtlar üretebilir; aynı senaryo ile vasat bir yönetmen, ancak sıradan bir film yapabilir. fakat kötü bir senaryo ile çok iyi bir yönetmen bile iyi bir film yapamaz." Bence Avatar tam da bu tanıma uyuyor.
Maalesef kötü bir senaryodan bu kadar para harcanmasına karşın ancak bu çıkar, o yüzden Avatar yüzyılın filmi değil bence yılın filmi bile olamaz.

Perşembe, Aralık 24, 2009

Gürsel Tekin ve Hayal Kırıklığı


Dün televizyon kanalları arasında dolaşırken SKY Türk'te Enver Aysever'in programında CHP İstanbul il başkanı Gürsel Tekin'e rastladım. Bilmeyenler için burada bir parantez açmak istiyorum, Gürsel Tekin şu an da CHP içinde Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte yükselen yıldız. Özellikle medya da çokça yer buluyor ve CHP'nin bazılarına göre halka açılma (o ne demekse) projesinin mimarı olarak görülüyor. Kısaca, Deniz Baykal'dan sıtkı sıyrılanlar ama CHP'den umudunu kes(e)meyenler için bir anlamda yürek ferahlatıcı kişi olarak bakılıyor.
İzlemeye başladım ve kelimenin tam anlamıyla sükut-u hayale uğradım. Çünkü konuşmaları tam anlamıyla 30 yıldır duyduğumuz klasik siyasetçi tarzı. Deniz Baykal'ın ne kadar demokrat olduğunu, CHP'nin şu an en demokrat parti olduğunu, karşıt fikirlerin çok rahat parti içinde ifade edilebildiğini gerçekten bunlara inanıyor gibi anlatıyor. Kimse tabi ki ondan genel başkanı hakkında olumsuz söz söylemesini beklemiyor ama kantarında bir topuz var ya. İnsaf biraz yani, insanların gözünün içine baka baka böyle de denmez ki.
Mesela kadınlarla ilgili söz açılınca, bu konuda da en ileri partinin uzak ara CHP olduğunu söylüyor. Bir insaf da burada, en basitinden kadın milletvekili oranlarına bile bakılsa gerçeğin öyle olmadığı görülüyor; AKP % 8, CHP %9, MHP %2, DTP %45.
İnsanları salak yerine koymanın ne anlamı var anlamıyorum. Benim izlediğim kısımlarda Sayın Tekin hangi konu olursa, en iyisini biz yaparız modunda. Herhangi bir öz eleştiri yapmıyor. Klasik politikacı derken tam da bunu kastediyordum.
Bir örnek daha vermek gerekirse, sunucu CHP'de daha üst görevler almak istiyormusunuz diyor, Sayın Gürsel'in cevabı: İstanbul il başkanlığı zaten çok üst düzey, çok onurlu bir görev, başka bir yerde gözüm yok diyor. Şimdi bu lafa ne denir bilmiyorum. Bu laflara inanan oluyor mu bilmiyorum ama ben hiç inanmadım.
Mesela bir örnek daha vereceğim (dayanamıyorum artık nasıl hayal kırıklığı yaşamışsam), Başbakanı CHP'ye cibilliyetsiz dedi diye doğal olarak eleştiriyor. Eleştiriyorda nasıl eleştiriyor. Vay efendim bu parti Atatürk ve İnönü'nün partisiymiş. O yüzden böyle konuşamazmış. Nasıl yani, CHP Atatürk'ün ve İnönü'nün partisi olmasa böyle konuşabilir mi Başbakan o zaman. Yani MHP'ye cibilliyetsiz dense sorun yok. Böyle saçma bir eleştiri olur mu Allah aşkına.
Klasik, ben hep doğrusunu bilirim, ben neylersem güzel eylerim, hiç hata yapmam, hiç özeleştiri yapmam tarzı politikacılardan sıtkım sıyrıldı artık.
Daha fazla klasik politikacı görmek istemiyorum ama yeni dedikleri de hep eski çıkıyor nedense.
Umarım bu böyle fazla gitmez.

Pazartesi, Aralık 21, 2009

Başarı Nedir?

"Başarı sabahları erken kalkıp, akşamları geç yatıp ve aradaki sürede istediğini yapmaktır" demiş Bob Dylan. Ne de güzel demiş.
Bu açıdan bakıldığı zaman kendimi ve çevremdeki insanların ne kadar başarısız olduğunu görmek mümkün.
Ama onun dediği gibi de başarılı olmak günümüz dünyasında mümkün mü, onu da bilmiyorum.
Benim bildiğim bu şekilde istediği!!! hayatı yaşayan hiç kimse yok.
Bu anlamda "başarılı" örnekler biliyorsanız, paylaşırsanız sevinirim.

Perşembe, Aralık 17, 2009

Bahçelievler Cumhuriyet Lisesi 1981


Yıl 1981, 12 Eylül darbesi yapılalı yaklaşık 1 yıl oluyor. Sanıyorum sonbahar mevsimi, liseler yeni açılmış. Herkes yeni takım elbiseler, gömlekler, kravatlarla yeni döneme hazırlanmış. Kadife pantalonum her gün giyilmekten dizleri yer yapmış. Kaşe ceketim tüylenmiş ve solmuş. Evde yarım ekmek içine zeytin konarak hazırlanmış öğle yemeğini (çantada eziliyor diye) ceketimin cebine sığdırmaya çalışmaktan cebim epeyce bollaşmış. Harun şaka olsun diye elişi dersinde maket bıçağıyla ceketimin arkasını kesiyor. Yapacak birşeyim yok, ceketimde kesik var diye ceket alacak değilim ya, her gün Uhu ile yapıştırıyorum kesik yeri, öyle giriyorum derslere... şaka olsun diye...
Uğur'la Volkan önümdeki sırada oturuyorlar. Sınıfın en uzunu olduğumdan en arka sıradayım her zaman. Din dersleri seçmeli o zamanlar. Uğur mecburen giriyor din dersine . Ben, Volkan, Dilek, Birol ve birkaç kişi daha bahçedeyiz genelde.
Uğur bu yazı hastanede geçirmiş olmalı. Orta-2'ye başlamadan daha şeker hastalığına yakalanmış. Sonunda her gün insülin iğnesi olması ve iyi beslenmesi şartıyla salıvermişler okula... Önce iğne yapmayı öğreniyor, çok geçmeden de dans etmeyi...
Liseye geldiğinde dans yarışmasında Cumhuriyet Lisesini temsil ediyor. Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu doluyor o gün, annem bile geliyor Uğur'u izlemeye.
Az daha unutuyordum. Kaşarlı tostları çok güzel oluyor okul kantininin, her zaman yiyemiyorum. Ayda yılda bir... Çoğunu Uğur ısmarlıyor. O haftalık harçlık alıyor, ben sadece yol parası.
Öğlenciyiz okulda, tam gün okul yok. Volkan evde yalnız oluyor, sabahları ona uğruyorum önce. Belki ders bile çalışıyoruz haylazlıktan vakit kalırsa. Sonra Uğur'u alıp gidiyoruz okula.
Okulun basketbol takımındayım, voleybol ve hentbol aynı zamanda. Ama ayakkabı bulabilirsem gidiyorum idmanlara. İthal markalar yok o zamanlar. Benim paramda ancak Mekap'a yetiyor. O yıl amcam bir Converse buluyor arkadaşından. Biraz kullanılmış, 44 numara, boğazlı ve beyaz. Ben coşuyorum tabii, ayaklarım 41 numara ama olsun, Converse için canım feda...
Basketbol merakım yıllarca sürüyor, üniversiteye kadar. Pazar günleri idman var. Akşam altıdan sekize kadar.
Her pazar idman çıkışı Uğur'a uğruyorum, eve... O odtü'de şehir planlama okuyor ve genelde küsler babasıyla. Uğur'da walkman var, saçları da biraz uzunca. Ben gelince tost yapıp ve çay içiyoruz çoğunlukla. Ama hep Dire Straits dinliyoruz, daha kulağımda hala...
23.15'de son Ümitköy otobüsü kalkıyor, yakalamalıyım onu, yoksa kalırım daha, çay oldukça...

Salı, Aralık 15, 2009

Aydın Güven Gürkan Vakfı Kurulsun, Logosu da Bu Olsun


Aydın Güven Gürkan aramızdan ayrılalı 22 Ocak'ta 3 yıl olacak. Ben eski yazılarına, konuşmalarına ulaşmaya çalışıyorum bir süredir, nafile...
Aydın bey'in siyaset bilimi bölümlerinde ders olarak okutulacak derinlikte kurultay konuşmaları vardı. Hele en son Deniz Baykal'ın seçildiği bir kurultayda konuşma yapmıştı, hala tüylerim diken diken olur. 4500 kişilik Atatürk Spor Salonu'nda 6000 kişi var. Salona Baykal hakim. Aydın bey kürsüye çıktı, çıt yok salonda...
Evet çıt yok, ölüm sessizliği ancak böyle olur, gerçekten nefesler tutulmuş, Aydın bey ne söyleyecek diye bekliyor herkes.
Bir konuşma bu kadar iyi örülür, bu kadar ustaca, bu kadar filozofça bir içerik, müthiş bir entellektüel derinlik olur, hala unutamıyorum.
...
Şimdi bunların metnini bulmaya çalışıyorum, olmuyor.
Buna canım sıkıldı. Acilen Aydın Güven GürkanVakfı kurulsun. Adam gibi, yazılarını, konuşmalarını, canlı tarih çalışması ile unutulmaz yakın tarih anılarını toplasın, yayınlasın.
Aha da logosu bu olsun. Benden söylemesi...

Pazartesi, Aralık 14, 2009

Çankaya'nın Taşına Bak, Üstümün Çamuruna Bak.

Kış geldi, Çankaya'da oturanlar için kaldırımda yürümek gene mayınlı tarlada yürümeye benzemeye başladı. 11 yıldır Çankaya'da oturuyorum. 4 farklı başkan gördüm ama kışın kaldırım taşlarının yerinden oynamasından dolayı altına su dolup insanların üstünün başının çamura batması olayı hiç değişmedi. Bu gerçi sadece Çankaya belediyesinde olmuyor, Büyükşehir'in yetki alanına giren kaldırımlarda da oluyor. Ama Büyükşehir'i zaten 15 yıldır Gökçek yönettiği için ben umudu çoktan kestim oradan.
Beni Çankaya ilgilendiriyor. CHP'nin bu konjoktürde (Kaç yıldır iktidar olamamış, belediyelerde durumu iyi değil, Ankara'yı ve İstanbul'u son 3 seçimde kaybetmiş, Ankara'da elinde çok fazla belediye yok, herkesin gözü Çankaya'da) Çankaya'yı bu kadar sallamasına anlam veremiyorum.
Çankaya gündüz nüfusu neredeyse 2 milyonu bulan bir ilçe. Ankara'nın hatta ülkenin kalbi Çankaya'da atıyor. Ama belediye ben kendimi bildim bileli hep umursamaz, iş yapmaz bir görüntü çiziyor. Seçimlerin üzerinden yaklaşık 8 ay geçti ama yeni başkanında diğerlerinden bir farkı olmayacağı belli oldu.
Sırf ideolojik nedenler dolayısıyla Çankaya'da %60'a yakın oy alan CHP, ülkedeki kutuplaşma böyle devam ettği sürece, Çankaya için etkili ve iş yapan bir aday çıkarmayacak ve Çankayalı'nın çilesi hep devam edecek diye düşünüyorum.

Cuma, Aralık 04, 2009

Yeni Sol Partiler

"Solda yeni parti geliyor". Son yıllarda Türkiye'de en çok duyulan cümlelerden birisidir bu. Sürekli olarak CHP'nin sol bir parti olmadığından gerçek sosyal-demokrat bir partiye ülkenin ihtiyacı olduğundan bahsedilir. İşin ilginci, bu cümleyi soldaki insanlar kadar sağ görüşlü insanlarda kullanır. Hep bir hasretten bahsedilir. Fakat bu kadar hasret içinde vuslata ermek şimdiye kadar mümkün olmamıştır.

Şuanda iki tane yukarıda bahsettiğim, ülkece özlenen ve beklenen! partiyi kuracağını açıklayan oluşum var. Bir tanesi Mustafa Sarıgül'ün başlattığı hareket ki içinde (eski) CHP'lilerden Tarhan Erdem, Hikmet Çetin gibi ağır topların olduğundan bahsediliyor. İkinci ise SHP, Fuat Keyman, Ufuk Uras, 10 Aralık Hareketi ve son açıklamalardan anladığımız kadarıyla Alevilerinde içinde olduğu bir oluşum. İkiside (doğal olarak) iddialı geliyor ve söylemlerinde sadece CHP tabanına değil çok daha geniş bir kitleye hitap ettiklerini belirtiyor.

Açıkcası ikisininde başarılı olacağını düşünmüyorum. İkisininde farklı dezavantajları var. İlkinde Sarıgül yüzümüzün bir tarafı Özal'a, öbür tarafı Erdal İnönü'ye dönük derken aslında partinin ideolojik bir duruşunun olmayacağını söylüyor bana göre. İkisinin ortak özelliğini bulmak deveye hendek atlatmaktan daha zor bana kalırsa, zıtların uyumu diye bir laf vardır ama o lafın burada işe yarayacağını sanmıyorum. Bu tamamen seçmen kitlesini mümkün olduğunca geniş tutmak için söylenen kulağa hoş gelen ama içi boş bir laf. İnsanların buna kanacağını sanmam ama işin işine medya girerse ne taraf evrileceğini tahmin etmek güç. Ama şimdilik zor diyorum bu hareketin tutmasına.

İkincisinde, dezavantajları daha farklı, öncelikle ortalıkta henüz bir lider görünmüyor. Türkiye gibi liderin hareketin önüne çok rahat geçebildiği bir ülkede sadece ideoloji ve programla yüksek oy almak mümkün değil. Bu hareketin başka bir önemli dezavantajıda Ufuk Uras. Katılıp katılmayacağı kesin değil bildiğim kadarıyla ama eğer katılırsa bu hareket doğrudan ölü doğabilir. Çünkü Ufuk Uras ismi kamuoyunda denenmiş ve yıpranmış bir isim. O yüzden hep yıllardır beklenen "yeni sol" hareketin, bu hareket olmadığını düşünecek insanlar.

Sonuç olarak, bu iki hareketten açıkçası çok fazla bir şey bekle(ye)miyorum. Ama tabi ki zaman gösterecek herşeyi.

Perşembe, Aralık 03, 2009

TRT - YÖK ve Çarpıtma

Yaklaşık 1 ay önce kanallar arası geçiş yaparken TRT'de haberlere rastladım ve izlemeye başladım. Ekranda "Üniversite öğrencilerine kolaylık" yazmışlar, haberi veriyorlardı. YÖK'ün üniversitelerle ilgili yeni bir değişikliğe gideceğini, böylece öğrencilerin hayatının daha da kolaylaşacağını söylüyordu. Acaba nasıl kolaylıklar düşünüyorlar derken, başladılar yeni kolaylıkları vermeye: İkinci öğretim öğrencileri derslerinde başarılı olurlarsa birinci öğretim harcı verebilecek, odü-boğaziçi gibi yabancı dille eğitim yapan üniversitelerin hazırlık sınıfında başarısız olan öğrenciler, başka üniversitelerin aynı bölümlerine geçebilecek.
Bi an şaşırdım çünkü bu konular zaten yıllardır üniversitelerde uygulanan prosedürlerdi. Acaba yanlış mı yapıyorlar haberi diye düşünürken bir iki değişiklikten daha bahsetti TRT, YÖK üniversitelerin bütçelerinden belirli bir bölüme el koyup kendisi bir araştırma fonu oluşturacak ve kendi uygun gördüğü projeleri destekleyecek ve yandal ve anadal konularında kararı artık üniversiteler değil YÖK verecek. Yani YÖK'ün üniversiteler üzerindeki etkisi artık daha fazla olacak.
Bunu duyunca tamam dedim, TRT burada tam bir dezenformasyon yapıyor,YÖK'ün yeni uygulamasının tepki çekmemesi için haberi çarpıtarak yanlış bilgi veriyor.
Ertesi gün gazetelerde bununla ilgili haberle çıkar diye düşünürken sadece haber7 bu uygulamayı TRT gibi çok olumlu bir şekilde vermiş.
http://www.haber7.com/haber/20091119/YOKun-devrim-niteligindeki-yeni-taslagi.php

Bunun üzerine ne denir bilmiyorum, YÖK'ün ve TRT'nin yaptıklarının artık ne boyutlara geldiğini gösteren çok güzel bir örnek olay bu.
Eskilerin deyişiyle, "Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete"

Salı, Aralık 01, 2009

Mümtaz Er Türköne'den Muhteşem Açıklama

Bu ülke hiç bir şeyden çekmedi şu kendine liberal diyenlerden çektiği kadar. Geçen gün televizyonda şanlı liberal Mümtaz Er Türköne'ye rastladım. Dersim isyanı ile ilgili konuşuyordu ve dedi ki, oradaki isyanın asıl nedeni jandarmanın bir kürt kadınına tecavüz etmesidir.
Şimdi bu lafın üzerine ne denir ki, Cumhuriyet tarihinin en büyük isyanlarından birinin sebebi buymuş, yoksa oraların tarih boyunca görece özerk olmasının, cumhuriyet kurulunca bu yapılarını kaybetmek istemeyen, vergi vermek istemeyen aşiretlerin huzursuzluk çıkarmasının hiç bir etkisi yokmuş.
Allah akıl fikir versin demekten başka diyecek bir şey yok. Bu kadar büyük bir isyanı bu şekilde açıklamaya mahalle kahvesinde bile rastlanmaz. Ama insan profesör olunca rahatlıkla bunu söyleyebiliyor.
Zaten amaç üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olduğu için amaca giden yolda her şey mübah bu arkadaşlara.
Makyavel görseydi bu günleri bu kadarını ben bile düşünemezdim derdi herhalde.

Cuma, Kasım 20, 2009

Ankara İçin "Kırılma Noktası"



Yıl 1994. Türkiye'de yerel seçimler var. Murat Karayalçın 1 yıl önce Erdal İnönü'nün siyaseti bırakmasının ardından SHP'ye genel başkan seçilmiş. Ankara'da metro başlamış, anketler %42 oranında Karayalçın'ın tekrar adaylık için desteği olduğunu gösteriyor. Tarihi bir fırsat var, Ankara'da üstüste 2. kez seçilmiş hiç belediye başkanı yok. Karayalçın devam etse ilk olacaktı... etmedi. SHP genel başkanı oldu.

Ben o yıllarda SHP Gençlik Kolları Genel Başkan Yardımcısıyım. Murat Karayalçın'a belediye başkanı olarak kalması yönünde baskı yapan kanatta yer aldım. Genel başkanlık yarışında rahmetli Aydın Güven Gürkan'ı destekledim. Murat Karayalçın bunu asla affetmedi.

Murat Karayalçın'ı en çok destekleyen gençlik örgütü dönemin "Sosyal Demokrat Üniversiteliler Platformu" oldu. O yıllar çok popüler olan grup her hafta bir gazetede tam sayfa söyleşi veriyordu. Ana sloganları soldaki 3 partinin birleşmesi için "solda birlik" çağrısı ve baskısı yapmaktı. CHP, SHP ve DSP'nin birleşmesi gerektiğini ve 2000'li yıllara Türkiye'nin sol bir hükümetle gireceğini üzerine basa basa söyleyen ise Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Karayalçın'dı. Karayalçın, Platformu maddi olarak destekliyor, kampanyalarına para sağlıyordu. Karayalçın ve Platform 3 partiyi birleştiremediler ama Türkiye 2000'li yıllara sol bir parti (DSP) liderinin başbakanlığında girdi.

SHP 1994 yerel seçimlerini genel seçim havasına büründürdü. Ankara'da Korel Göymen Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday gösterildi. Karşısında ise kimsenin şans vermediği RP adayı i.Melih Gökçek var. RP ile MHP ittifaka gitti; büyükşehirde RP adayı desteklenecek, ilçelerde ise MHP adayları desteklenecek.
Korel Göymen seçimi 6471 oy farkla kaybetti. Ankara için kırılma noktası; Melih Gökçek büyükşehir belediye başkanı oldu. 2013'e kadar da başkan...

Pazartesi, Kasım 02, 2009

Barış ve iyi komşuluk için çalışalım



Kurşunkalem Fabrikası, kentsoylu bir Yunan ailesinin yaklaşık yüz yıllık tarihinden yola çıkılarak kaleme alınmış bir hikâye. Roman, Zurich'te başlayıp devrimci fikirlerin filizlenerek büyük toplumsal hareketlere dönüştüğü Berlin ve Sen Petersburg gibi yirminci yüzyılın en çalkantılı kentlerinde devam eden büyük bir dostluğun öyküsünü anlatıyor. Romana, Lenin, Rosa Luxemburg gibi Rus devriminin önde gelen isimleri de gerçek karakterleriyle eşlik ediyor.
Rozerin Bolluk
Cumhuriyet / Kitap- Soti Trintafyllou ile 'Kurşunkalem Fabrikası' üzerine;

-Türk okuru sizi Kurşunkalem Fabrikası romanıyla ilk defa okuyacak. Öncelikle biraz kendinizden bahseder misiniz?

- Anadilimin yanında İngilizce ve Franzsızca da yazan Yunan bir yazarım. Atina, Paris ve New York üçgeninde süren bir yaşamım var. Farmakoloji, Amerikan Tarihi, Fransız Edebiyatı ve Şehircilik okudum. Çok şanslıyım ki büyüleyici bir hayatım oldu. Umarım böyle de devam eder. Kendimden bahsedecek olursam, 51 yaşındayım, boyum 1.70, kilom 53. Rock'n'roll'a bayılırım. Doymak bilmez bir okurum. Dört dilden çeviri yapıyorum. 25 yıldır da gazeteciyim. 1971 yılında ailemle İstanbul'a da geldim ama tam da boğazın üzerinde çok kötü bir kavga ettik. Sebebini hatırlamıyorum ama bu onlarla yaptığım son yolculuktu.

- Romanın ana örgüsünde kent soylu bir Yunan ailesinin hikâyesi var. Bu öyle bir aile ki biz onların aracılığıyla yüz yıllık bir tarihe tanıklık ediyoruz. Bu aile gerçek bir aile mi?

- Kitap tamamıyla kurgudan oluşuyor ama doğal olarak biz neysek oyuz; kendimizden kaçamayız. Ben de komünist eğilimleri olan burjuva bir aileden geliyorum. Bununla beraber ne burjuvayım ne de komünist. Yazdığım her kitap neredeyse anormal bir hafızanın açgözlü merakının ürünü. Karakterlerin çoğu çocukken gördüğüm ve duyduğum şeylerden ve daha sonra gezdiğim yerlerden, okuduklarımdan ve karşılaştığım olağanüstü insanlardan esinlenerek oluşturulmuş. Kurşunkalem Fabrikası acı ve umuda dair bir kitap. Zaten bütün devrimci fikirler de bunlarla ilgilidir: Acı ve Umut.

- 1866 yılında Markos'un mühendis olan babası Stefanos Asimakis, Süveyş Kanalı'nın inşasında görev almak üzere Kahire'ye gider. Süveyş Kanalı'nın bu roman örgüsündeki yeri nedir? Neden Süveyş Kanalı?

- Ben sanatçıdan ziyade bilim insanıyım. Fiziğe, kimyaya ve matematiğe inanırım. Mühendislere ve onların yeryüzüne inşa ettikleri muhteşem eserlere hayranım. Süveyş Kanalı da bunlardan biri. Üstelik sömürgeciliğin sembollerinden de biri. Kurşunkalem Fabrikası, her şeyin ötesinde sömürgecilikle ilgili bir kitap. Hem iyi (evet, az da olsa iyi yanları da vardı) hem de kötü yanıyla.

- Markos iyi eğitim almış, çok önemli arkadaşları olmuş bir mühendis. Ama nereye giderse gitsin önce babasının hayali önüne çıkıyor. Trenler ve tren yolları. Trenlerin önemini anlatmak için mi, yoksa bir babanın oğluna yüklediği hayalin yükünü anlatmak için mi bu yolu seçtiniz?

- Hayaller bize miras kalan şeylerdir. Ebeveynlerimizi seçemediğimiz gibi bize kalan mirası da seçemeyiz. Markos'un alelade biri olduğu anlaşılıyor. Çünkü doğrudan isyan etmiyor. Kalbinde daha fazlası da olsa görünüşte bir konformist. Markos'ta gözün gördüğünden daha fazlası var. O, hayatta kalmak için bu yolu seçiyor. Konformizmin anlamı mirası kabullenmek, deyim yerindeyse gelenek, anne ve babalarımızın fikir ve hayallerini devralmak demek.

- Markos tüm ömrü boyunca kara kıtada kaybolmaya çalışan ama bir Akdeniz limanına demir atmış bir karakter. İki hayat yaşar. Bir yanıyla babası gibi tren mühendisi ve tıpkı onun gibi liberal demokrat diğer yanıyla da Rus devrimcilerden Vangalis'in yol arkadaşı olacaktır. Bir karakterde bu kadar zıtlığı bir araya getirme amacınız nedir?

- Romanların özü, varlık sebepleri zaten bu zıtlıklar, karakterlerin çelişkileri, yaşam tarzları ve fikirleridir. Bir romanın kurgulanış şekli böyledir zaten. Karakterleri ve davranışlarını karşı karşıya getirirsiniz. Yani; zıtlıklar bir araya getirilmiş değiller, grift olarak zaten varlar.

- Sovyet Devrimi yaşamın kendisinden büyüktü- Markos Kahire'de yaşar ama biz onun kahramanı olduğu bu roman vasıtasıyla 1917 Rus devrimini de okuruz. Vangalis'in, Markos'a yazdığı mektuplarla 1917 Rus devriminin bütün heyecanını yaşarız. Rus devrimini doğu üzerinden anlatabilmek için mi bu yolu seçtiniz?

- Sovyet Devrimi zamanın bir noktasında yaşamın kendisinden daha büyüktü. Bu yüzden ancak dolaylı yoldan anlatılabilir. Yoksa bir çeşit propaganda tuzağına düşme ihtimalimiz var. Kurşunkalem Fabrikası tarafsız bir kitap. Her karakter aynı anda hem doğru hem de yanlış. Herkesin kendine göre bir doğrusu var ve herkesin işaret ettiği bir 'nokta' var. Kurşunkalemin noktası'

- Tarihin çok yakından tanıdığı iki karakter olan Lenin ve Rosa Luksemburg günlük sohbetleriyle de kitapta yer alıyor. Bu karakterleri yazarken bir araştırma yaptınız mı?

- Evet, evet, tabii ki! Diyaloglar uzun ve yorucu bir araştırmaya dayanıyor: Mektuplaşmalar, anılar ve bunun gibi şeyler. Lenin ya da Lüxemburg'un ağzından çıkma iki satırı yazmak için hayatlarını ve mizaçlarını yıllarca araştırmak gerekiyor. Lenin bisikletiyle çok gurur duyardı, Rosa Lüxemburg hapisteyken aşk romanları okurdu. Hem de gözyaşlarıyla' Lenin güldüğünde boğulacak gibi olur, kel kafasına şaplak atar, gözünden yaş gelirdi. Bunlar insani şeyler. İnsanlar devrimcileri sert ve bütünüyle ciddi olarak hayal etme eğiliminde oluyor. Halbuki devrimci olmak yağmurda şarkı söylemek gibi bir şey aslında'

- Romandan anlıyoruz ki, Vangalis, Troçki'nin görüşlerini kendine yakın hissetmesine rağmen, Lenin'in yanında olmayı seçiyor. İdeolojik mücadelelerde bunun zor bir durum olduğunu biliyoruz. Vangalis neden Troçki'nin değil de Lenin'in yanında yer alıyor?

- Çünkü Lenin galip olandı. İnsanlar galiplerin yanında yer almaya yatkındırlar. Eğer Troçki kazansaydı, tarihin akışı farklı seyrederdi. Vangalis muazzam muhakeme hataları yapar. Sanırım bu da onun cazibesinin bir parçası aslında.

- Romanın önemli karakteri Markos, hiçbir hayalini gerçekleştirmeyen 'sünepe' bir karakter. Bu kadar tarihsel olayın içinde böyle bir karakterden yola çıkma tercihinizin sebebi var mı?

- Evet. Bir romanda anlatıcının en çok 'tarafsız' ve en az 'varolan'ı makbuldür' Markos zararsız bir kaybeden (loser) olarak tam da ideal anlatıcıdır.

- Markos'un arkadaşı Vangalis, gençliğinden itibaren hasta, çok sigara için insanda uzun yaşamayacakmış gibi bir intibah bırakan bir karakter. Fakat romanda tüm sonuçlar ondan geliyor. Devrimcilerle omuz omuza, mücadele ediyor, arkadaşı Markos'un hayalini o gerçekleştiriyor. Bu zıt seçimlerin bir nedeni var mı?

- Vangalis gibi ilginç kişiler genellikle kendi kendilerine zarar verirler. Küçük burjuvalar hayatı tam anlamıyla yaşamayarak kendilerini korurlar. Vangalis deliliği, aşkı, toplumsal hayalleri ve korkunç sonunu kavrıyor. Hiç evlenmiyor ya da sıradan insanların yaptığı hiçbir şeyi yapmıyor. Markos, Sofia'yla evleneceğini açıkladığında, safça, 'Niye?' diye sorması da bu yüzden. Ben de insanlar evlenirken aynı soruyu sormaktan kendimi alamıyorum: Niye?

- Silah yerine kalem yapsaydık

- 'Halk için, eğitim için, geometri için, yazma manyakları için kurşunkalemler üretmek. Yumuşak kurşunkalemler, acımasız veda mektupları için kurşunkalemler! Ve de gizli günlükler için kurşunkalemler' Markos'un kendine ait tek hayali, onu da gerçekleştiremiyor. Bu babasının gölgesinden kurtulamamasından mı, yoksa beceriksizliğinden mi?

- Bu hepsinin trajedisi. Tek bir hayali var ve o hayal de yitip gidiyor. Fakat kurşunkalem fabrikası hayali, bir adamın projesinin ötesinde bir şey. Eğitim için, bilim için, yazmanın kendisi için bir sembol. Ebedi bir hayali temsil, bireysel özgürlük ve müşterek bir uygarlık fikrini temsil ediyor. Eğer silah yerine kalem yapsaydık hayat çok daha farklı olurdu.

- Roman'ın iki ana kahramanının aşkları da bahtsız. Stefanos Asimakis, en yakın arkadaşının karısına âşık olur. Ondan varlığını sonradan öğrendiği bir kızı olur. Oğlu Markos ise, bilmeden bu kıza âşık olur ama başka biriyle evlenir. Hayatı boyunca da aşksız yaşar. Bu kadar olumsuzluk nasıl yan yana gelebildi...

- İnsanların içinde bulunduğu durum böyle. Pek çok kişi yanlış kişiye âşık olur ya da hiç âşık olmaz. Fakat, Kurşunkalem Fabrikası bir aşk romanı değil. Çok da uzağında. Aşkı 'anlatan' kitaplardan nefret ederim. Aşk kavramı fazla abartılıyor. Hayat çok karmaşık gerçekten ve bu yüzden bu kadar heyecan verici.

- Son olarak bize gelecek planlarınızdan bahseder misiniz? Türk okurlara söylemek istedikleriniz var mı?

- Kurşunkalem Fabrikası 2000 yılında yayınlandı. O zamandan bu yana pek çok güzel şey oldu: Beş roman ve üç de makale yazdım. Şu anda, Atina'yı Akdeniz'in başkenti olarak ele alan bir Şehircilik kitabı ve 'Zaman, Yeniden' isimli bir roman üzerinde çalışıyorum. Türk okurlarına ise şunu söylemek isterim: Hadi gelin iyi ve yakın dostlar olalım, lütfen. Hadi gelin barış ve iyi komşuluk için çok çalışalım. Lütfen. Lütfen' Bundan hepimiz karlı çıkacağız. Söz veriyorum.

Kurşunkalem Fabrikası/ Soti Trintafyllou/ Çev: Fulya Koçak/ Literatür /346 s.

Çarşamba, Ekim 07, 2009

Kıvır, Katla, Kullan, At


Kullan at malzemelerde sınır tanımıyoruz. İyice alıştı(rıldı)ğımız kullan at tüketiciliğinde eşsiz tasarımlar raflarda yerini alıyor. Ben bunu çok beğendim. Üstelik düşünürseniz ülkemiz için bulunmaz nimet. Kağıt kullanımını artırdığı için bir numara... Her yanımız yanan orman dolu nasılsa, onlar yanmadan biz keselim, üstelik bahaneside var: terlik lazımdı kestik abi...
Abdest aldıktan sonra kullanılır, eve fazla misafir geldiğinde kullanılır, bekar evinde hava atmak için kullanılır...

Pazartesi, Eylül 28, 2009

Tali'nin Hikayesi


Tali Fahima dünyanın en ünlü vatan hainlerinden.
Fahima, 2004 yılında Batı Gazze’ye gittiği, düşmanlarla görüştüğü ve onlara ordu belgelerini tercüme ettiği gerekçeleriyle tutuklanmış bir İsrail vatandaşı.
Ona ‘Arapların orospusu’ dendi. ‘Vatan haini’ ilan edildi. Ona iyi bir Yahudi olmayı öğretmeye ant içmişlerdi. Günde 16 saat boyunca kollarını oturduğu sandalyeye kelepçeleyerek sürdürdüler bu eğitimi. İsrail gizli servisi Şin Bet, kararlıydı. Tali, iyi bir Yahudi olmayı beceremeyince hapse atıldı. 30 ay çok ağır koşullarda yattı. Artık serbest. Ama ülkeyi terk etmesi, Filistin bölgelerine yaklaşması hâlâ yasak.
Ayalon hapishanesinin kapısında onu bekleyen bir grup içindeki Michael Warchawski, kendisinin de 16 yıl önce aynı kapıda dostları tarafından karşılanışını yâd ediyor, o kapıda Tali’yi bekleyen onlarca İsrailli genç aktivistin portresini çıkarmaya çalışıyordu: “İlk intifadayı duymamışlar bile. FKÖ hakkında bir şey bilmiyorlar, ve besbelli Edward Said’i okumamışlar. Siyasi bilinçleri sadece aklıselim ve vicdanla yoğrulmuş. Bu, onları kendilerinden önceki kuşaklardan daha az siyasi kılmıyor, hatta daha kararlı ve adalet mücadelesi konusunda daha uzlaşmasız kılıyor.”
Tali, tahliye edildikten sonra Guardian gazetesine verdiği ilk söyleşide anlatmıştı: “İlk suçum Shin Bet’le çalışmayı reddetmemdi, ikincisi Filistinlileri ziyaret etmeyi sürdürmem, üçüncüsü de İsrail’in katliam politikasını protesto etmem.”
Tutuklandıktan sonra dokuz ay boyunca bir hücrede tecrit edilmiş, kitapsız ve televizyonsuz bırakılmıştı. “Yatağıma uzanıp Cenin’i düşünürdüm; orada tanıdığım insanları, olup bitenleri. Yalnızlıktan hiç sıkılmadım” diyordu.
“Şin Bet’in nasıl çalıştığını öğrendim. İsraillileri de Filistinlileri de, hepimizi nasıl terörize ettiklerini öğrendim. Devletimizin nasıl çalıştığını öğrendim. Bizim adımıza yapılan şeylerin nasıl bizden saklandığını öğrendim.”
Tali Fahima’nin hayatı 28 yaşındayken değişti. Kiryat Gat’da doğmuştu. Liseyi zorlukla bitirmişti. 23 yaşında Tel Aviv’e taşındı. Sıradan bir sekreterdi. İsrail ordusunda askerliğini yapmıştı. ‘Sol’ kelimesi bile onu irkiltiyordu. Hatta Şaron’a oy veriyordu.
“Arapların bu topraklarda yaşamaması gerektiğini düşünecek şekilde büyütüldüm. Bir gün, bilgilerimde birçok eksiklik olduğunu, medyanın bizden çok şey sakladığını fark ettim. Jeton düştü. Mesele insan meselesiydi. Onların hayatlarından biz de sorumluyduk. İşte o gün televizyon seyretmeyi bıraktım.” Yalnız yaşayan bir kadındır. Siyasi bir görüşü yoktur ama meraklı ve inatçıdır.
Web sitelerine merak salar. Arap sitelerini taramaya başlar. Filistinlilerle tanışır. O sitelerde İsrail’de asla göremeyeceği fotograflarla karşılaşır. Yavaş yavaş katliamın ne anlama geldiğini kavrar. Sonra telefona sarılır. Maaşının büyük kısmı telefon faturalarına gitmektedir. Bir gün ‘mail’leri arasında bir çağrı bulur. Polis karakolunda beklenmektedir. Şin Bet’ten bir adam onu sorgular. Araplarla neden görüştüğünü, bir gruba dahil olup olmadığını sorar. Tali için henüz telaşlanacak bir durum yoktur.
2000 yılında bir gazetede El Aksa militanı Zekeriya Zübeydi ile yapılmış bir söyleşi Tali’nin hayat hikayesinin dönüm noktasıdır. Zübeydi, medyada hep yansıtıldığı gibi bir canavar değildir. Söyleşiyi yapan gazetecinin aracılığıyla Tali ve Zekeriya ilk olarak telefonda beş saat konuşurlar. Tali, bu ‘canavar’ın korkunç koşullarda yaşatılan kendi yaşlarında bir insan olduğunu fark eder. Uzun bir serüvenden sonra onu ziyaret etmek için yola çıkar.
Amacı, Filistinlilerin İsrail’e saldırmalarının nedenlerini öğrenebilmektir. Zekeriya’yla tanışması, onunla uzun tartışmaları, orada görüp işittikleri Tali’nin canını yakar.
Düzenli olarak Cenin’e gidip gelmeye başlar. Cenin, bir İsrail saldırısı sonucu yerle bir edilmiştir. Orada yüzlerce insanla konuşur. İntifadanın gerekçelerini, İsrail işgali altında yaşamanın zorluklarını görür. Ha’lr gazetesine bu görüşmelerini yazdığında artık tetiğin ucundadır.
Tali Fahima, iki halkı birbirinden ayıran duvarlara karşı. İsrail’in üç kez suikast düzenleyip öldürmeyi başaramadığı, bir türlü kıstıramadığı bir adamla görüştüğü için, Filistinlilerin acılarını dile getirdiği için, barış istediği için suçlu bulundu.
Uzun süren işkenceli sorgulanması sırasında Şin Bet, gazetelere Zübeydi ile aralarında bir ilişki olduğunu çıtlattı. Tali, “İkimizi de kötülemek, karalamak için başvurulmuş bir Şin Bet taktiği” diyor.
Arapların orospusu, düşmanın kadını olmak, vahşi savaşçıların ona uygun buldukları imge, doğal olarak. Dünyanın her yerinde kanseverlerin taktikleri ve düşgüçlerinin sınırı üç aşağı beş yukarı aynı değil midir?

Yıldırım Türker / Radikal

Salı, Temmuz 14, 2009

Alo... Resepsiyon, Kıble Nerede?

Bu ara sık gezdiğim için türlü türlü otel odaları görme şansım oldu. Genelde bütün özel otellerde ya çekmecede ya da gardrop'un bir yerinde namaz için bir seccadeye rastlamak mümkün. Bazan kamu misafirhanelerinde de bulunuyor ama her zaman değil. Samsun'da Amisos Otel'de kaldık bu hafta. Amisos Otel hizmette sınır tanımamış, hiç bir masraftan kaçınmamış sadece seccade ile yetinmemiş sizin çekmecenize kıbleyi'de getirmiş.
Kıblenizi bulamazsanız resepsiyonu arayabilirsiniz...
- Alo, resepsiyon mu, ben 308'de kalıyorum seccadeyi buldum ama kıbleyi bulamadım...
- Efendim kıble çekmecenizde...
-!

Çarşamba, Temmuz 08, 2009

İşte Trabzon'lu Yunus Emre

Mutlaka gözünüze çarpmıştır, bir ay kadar önce Trabzon'daki Yunus Emre heykelinin Koreli bir düşünüre ait olduğu ve heykelin hiçbir Yunus Emre çizimine benzemediği konusu günlerce gündemde kalmıştı.
Ben de üşenmedim gittim yerinde gördüm heykeli.
Trabzon merkezde sahil kenarında Ganita mevkii diye bilinen bir yer var. Buradaki parkın adı da Ganita Parkı. Buranın ilk ortaklarından olan Rum aile "güzel mekan" anlamına gelen Kanita koymuş adını. Zamanla ağızlarda Ganita olmuş.
Buraya sandalını demirleyip, gündüz tuttuklarını akşam pişirip, yanına da bir kadeh rakı içen biri varmış, gel zaman git zaman etrafı artmış, sandala sığmaz olmuşlar. Bu defa sandaldan inip, sahilde mekan kurmuşlar. Başıboş bir köpeği de evlat edinmiş. Zamanla bir tezgah sahibi olmuş. Belediye bakmış ki, iş büyüyor ve önünü alamayacaklar, ben yıkacağım buraları demiş. Adam köpeğini almış yanına belediye başkanının makamını basmış. Ertesi gün ruhsatını almış. Şimdi bir mangaldan türeyen koca bir büfe restoranta dönüşmüş burası.
Buranın asıl ünü garsonlarından gelmektedir. Yüzlerce tevatür anlatılmaktadır. Mesela; çay istersiniz, gelir. Hem de ince bellidir, yanında 2 şekeri de vardır. Siz birini kullanacağınızdan "şekerin birini alır mısın" dersiniz garsona, garsonda size bakar ve "hangisini?" diye sorar. Meşrubat isteyen genç, bir de pipet ister, garsonda "pipeti de seni de atarım aşağıya" der.
Bunlar günlük şeylerdendir Ganita için...
Şimdi de yukarıdaki Yunus Emre'ye ait olduğu iddia edilen heykelle ünlenmiştir bu park. Kararı siz verin gari, benziyor mu, benzemiyor mu...

Pazartesi, Haziran 22, 2009

BABALAR GÜNÜ

Zaman akıp gidiyor... Geriye yaşanan hoş anılar kalıyor,
Can yaman, Can baba, babalar...

Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla –ha düştü, ha düşecek–
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın babamı ben öyle sevdim.
Bilmezdi ki oturduğumuz semti,
Geldi mi de gidici –hep, hepp acele işi!–
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40’ı geçerse ateş, çağ’rırlar İstanbul’a,
Bi helallaşmak ister elbet, diğ’mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy’nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Can Yücel

Perşembe, Haziran 18, 2009

Ankara'nın En Eski Tabelaları


Pek bir yerde kalmadı, küçük kasabaların gözden uzak köşelerinde nadiren rastlanan eski tabelalardan birisi...
Ankara'nın Temelli beldesinde çarşıya girerken meydandaki direkte emeklilik günlerinin tadını çıkaran İş Bankası tabelası. Pek çoğumuzun çocukluk günlerinde bile hatırlamayacağı kadar yaşlı, Temelli'nin 15 hanelik günlerinden kalma ata yadigari...

Çarşamba, Mayıs 06, 2009

DSP'ye de Hikmet Abi


DSP de sol partilerin kervanına katıldı ve liderlik kavgalarına büründü. Zeki Sezer'in istifasının ardından partinin içi kaynamaya devam ediyor. Bugün itibariyle liderlik tartışmaları belli saflara bölünmüş durumda. Sezer ekibi Sezer'i ikna edip yola onunla devam etmek istiyorlar. Rahşan Ecevit tarafında Sadettin Tantan ismi tartışılırken, parti içinden yeni bir isme doğru eğilim var. Sarıgül dün aday olmayacağını ilan etti. Ama son bomba Hikmet Abi formülü kulislere sızmış durumda. Listeye bakınca her aday aslında bir geçiş dönemi için aday. Asıl kavga bu kurultaydan sonrasına sarktı. Hikmet Çetin formülü Sarıgül'ün desteklediği bir formül gibi geliyor. Daha kısa bir süre önce Onur Kumbaracıbaşı, Hikmet Çetin ve Mustafa Sarıgül CHP'ye karşı yeni parti için kameraların önündeydi. Bugün yeniden abi formülü ile gündeme oturan Hikmet Çetin'in bu kısa sürede kabul görmesi ancak Rahşan Ecevit'in evet demesine bağlı.

Cuma, Nisan 10, 2009

İğde Ağacının Kokusu


Asıl iş, iğde ağaçlarını savunmaktır. Asıl iş, iğde ağaçlarından etrafa yayılan serinliği savunmaktır. Asıl iş, iğde ağaçlarına ev sahipliği yapan mahallelerdeki sakinliği, sessizliği savunmaktır....
Ankara’da Dikmen Vadisi’nde kentsel dönüşüme karşı oluşturulan Barınma Hakkı Bürosu, direnişi kırmak isteyenler tarafından yakıldı. Mevsimlerden yazdı; sıcak kasıp kavuruyordu Ankara’yı. Kent merkezinde nefes almak bile zordu. ‘Geçmiş olsun’ demek ve dayanışma göstermek için Vadi halkını ziyarete giden heyetin içindeydim. Sohbet sırasında bir mahalleli, “İşte Gökçek, bu serinliği satmak istiyor zenginlere” dedi. “Bu iğde kokusunu, bu yeşilliği.” Kent merkeziyle vadi arasında kayda değer bir ısı farkı vardı. Bu serinliğin zenginlerin hakkı olduğunu, ancak onlara yakışacağını düşünen bir belediye başkanımız var Ankara’da; yeni değil, 15 yıldan beri. İnönü Alpat http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=23152

Salı, Nisan 07, 2009

Erzurum Sofraları-2

Erzurum'un yurt çapında en ünlü yemeği Ca kebabıdır aslında. Ca'nın sonunda (ğ) vardır ama onu mutlaka yutarlar. Kendisi yatık dönerdir aslında fakat kestikleri eti şişe geçirip öyle ikram ederler. Bu yüzden et şişe geçecek kalınlıkta kesilmelidir. Dönerden farkı daha kalın olmasıdır. Her yer Ca kebapçısı olduğundan ben size otantik Erzurum evleri'nden başka bir sofra anlatmak isterim.
Ev yemeklerinin olmazsa olmazı su böreği. Fakat ünlü börekçilerdekinden değil. Buralarda (Çorum'da da mesela) açılan hamur hakkaten kaynamış suyun içinde hafifçe haşlanır öyle tepsilere dizilir. Yoksa uydurma su böreklerine benzer. Sabah, öğlen, akşam nerde ne yerseniz yiyin yanına hooop hemen bir su böreği attırıyorlar. Gerçek tereyağının kokusu tadından önce geliyor... İnsanın "yemede yanında yat" misali yanına kıvrılıp yatası geliyor.
Etli saprak sarmayı anlatmıştım. Hafif ekşisi var. Ekşi otu diye birşeyden bahsettiler. Maydanoz'a benziyor ama ekşi bir tadı var. Yazın bolca alıp kurutuyorlar, kışın yoğurt çorbasına, sarmaya, yemeklere katıyorlar. Bizde de nane'yi bu şekilde kullanırlar, yoğurtlu çorbanın üstüne tereyağıyla nane yakılır mis gibi lezzet katar.
Tandır kebabı muhteşemdi. Birkaç porsiyon geldi ve geldiği gibi bitti.
Asıl ilginci mısır unu kavurması. Karadenizden gelme bir lezzet aslında. Kışın kar yolları kapatıp alışveriş falan yapılamadığından ve çokça da yoksulluktan uydurulmuş bir lezzet. Tereyağını eritip içine yavaş yavaş mısır unu katıyorsunuz. Tereyağı mısırı emiyor, bunu hafifçe kavuruyorsunuz patates püresi kıvamında sıcak sıcak ekmeği bandıra bandıra yiyorsunuz. Hali vakti biraz daha iyi olanlar (!) içine yumurta da kırıyorlar daha lezzetli oluyor. Her yerde farklı bir ismi var. Ben hatırlayamadım ondan mısır unu kavurması yazdım, kusura bakmayın.
Ev mantısına gelince; Kayseri'nin mantısı kadar hamur değil. Çorum mantısı kadar kızartılmamış ama gene de bir fırına girip çıkmış hali var. İçinde gerçek kıyma var. Yedik yedik doyamadık.

Erzurum Sofraları-1


Geçen hafta Erzurum'daydım. Biraz çalıştık, biraz gezdik ama çokca yedik içtik... 4 gün boyunca her sofra ayrı bir sefaya dönüştü. Karar verdim, Mehmet Yaşin'in Lezzet Durakları programını mutlaka ben yapmalıyım! Bu meşhur sofraları sizinle paylaşmalıyım.
Mutlaka bilirsiniz, kuru fasulyenin en ünlüsü "İspir Şeker Fasülyesi"dir. Erzurum'un İspir ilçesinde yetiştirilir ve Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerdeki meşhur diye bildiğiniz ne kadar kuru fasülyeci varsa mutlaka ispir fasülyesi kullanır. Bence yanına özellikle bulgur pilavı eşlik etmelidir.
Etli yaprak sarmayı pek çok yerde yedim ama bunun içindeki kıyma hakkaten et kıvamında ve çok lezzetli.
Tortum Kola'ya gelince; Erzurum'un Tortum ilçesinde yapılan Kızılcık şerbetidir aslı...
Fakat öyle yerleşmiş ki, nereye girsek hemen herkes çek bir torum kolaaaa edasıyla yemeklerin yanında mutlaka şerbet içiyor.
Şerbet kültürünün ne kadar yerel tad tercihi ne kadarının muhafazakar hâl tercihi olduğunu belirlemek açıkcası çok zor.

Çarşamba, Nisan 01, 2009

Seçim 2009

Son yazımı “Belli olmaz belki birileri şapkadan tavşan çıkarır” diye bitirmiştim. Ama ben bir tavşan göremedim. Sonuçlar da bir iki yer dışında çok sürpriz olmadı.
Öncelikle ben yanıldığımı itiraf ederek başlayayım. AKP’nin %39’a düşeceğini hiç öngörmemiştim. En azından %45 bekliyordum. Ekonomistler için ünlü bir laf vardır, “Ekonomist yaptığı bir tahminin neden tutmadığını sebepleriyle açıklayan kişidir” diye. Bende bu yoldan giderek neden yanıldığımı anlatmaya çalışayım. Gerçi kendime çok da fazla haksızlık yapmayayım, DTP’nin AKP’yi süpürme ihtimali var diye yazmıştım ve gerçekten öyle oldu. AKP Güneydoğuda yeni belediyeler almak bir yana elindekileri de kaptırdı. Ama benim açıdan en beklenmedik olanı Saadet Partisinin % 5 oy almasıydı ki Saadet bu oyları herkesinde bildiği gibi AKP’den aldı. Ayrıca Demokrat Partinin % 4’e yakın oy alacağını da tahmin etmemiştim. Sonuçta Saadet+Demokrat Parti % 9 oy aldı ve bunlar hep AKP’nin oyu idi.
CHP tahminim tuttu, % 25-26 demiştim. İl genel meclisinde % 23, belediyelerde ise % 28 aldı. İki puanlık yanılmayı saymıyorum artık o kadar olur. CHP yönetimi oy oranından çok memnun ve çok başarılı olduklarını düşünüyor. Bu zaten beklenen bir gelişmeydi. Yalnız benim anlamadığım medyanın da CHP’yi başarılı bulmasıdır. Sanırsınız ki CHP açık ara birinci parti çıktı. Kimsenin dikkat etmediği veya benim göremediğim bir şey var, hiç bir siyasi partinin il genel meclisi oyları ile belediye oyları arasında 5 puanlık fark yok. Bu aslında çok şeyi gösteriyor ama insan görmek istemedikten sonra yapacak fazla bir şey yok.
Sonuç olarak, çok kapsamlı bir seçim değerlendirmesi yapıp, yazıyı uzatıp okuyanları (eğer varsa tabi) sıkmak istemem.
Bu seçim bir şeyi daha göstermiştir ki sağdan sola, soldan sağa oy çıkmaz. Seçmen rasyonel falan değildir (nasıl da lafı gene buraya getirdim ama), önce kendini konumlandırır (sağ-sol, dinci-laik, kürt-türk diye) ve oyunu ondan sonra verir.
Söylemeden geçemeyeceğim kişisel olarak en büyük hayal kırıklığını Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminde yaşadım, bundan da bir sonraki yazıda bahsedeceğim.

Cuma, Mart 27, 2009

Yerel Yönetimlerde Gerçek Hizmet Budur

Norveç'te; yokuşlarda zorluk çeken bebek arabalı yetişkinler ile bisikletliler için geliştirilmiş muhteşem bir çözüm: "Yaya Çekicisi"
Yolların kenarına ince bir şerit olarak yerleştirilen cihaz, ayak aparatı sayesinde sizi yukarı doğru çekiyor. Elinizde bebek arabası ile yürüyorsanız, bir ayağınızı çekiciye basıyorsunuz, diğeri ile bebek arabasına basıyorsunuz, çekici sizi yokuşun tepesine kadar çekiyor.
Eğer bisikletliyseniz bir ayağınız pedaldayken diğeri ile çekici aparatına bastığınızda bisikletinizle birlikte hooooop tepedesiniz.
Özellikle İstanbul gibi şehirler için müthiş çözüm. Tabi öncelikle bisikletli bir hayata geçmeniz lazım. Yoksa aşağıdaki bakkalın çırağı eve istediğiniz paketleri buraya takdığı gibi paketler tepede. Ya da alışveriş arabasına binen açıkgözlere yarayacaktır.

Çarşamba, Mart 25, 2009

Rasyonel Seçmen Efsanesi IV ve Ankara

Ne verimli konuymuş mübarek, yaz yaz bitmiyor. Bu sefer yazma nedenim, Dün Ankara’nın çeşitli yerlerine asılan ve siyah zemin üzerine yazılan “GÖKÇEK GİDECEK, SOL GELECEK” billboardlarıyla ilgili. Bunu okuduğunuz zaman doğal olarak, Gökçek karşıtı bir bildiri olduğunu düşünüyorsunuz. Hele de Ankara’daki “Gökçek Gitçek , Sola Çek” hareketini biliyorsanız, bu hareketin yeni bir eylemi olarak düşünüyorsunuz fakat heyhayt bu ilanların sola çek hareketiyle hiç ilgisi yok. Dahası bu ilanlar Gökçek karşıtları tarafından değil de Gökçek’i destekleyenler tarafından (bazılarına göre de Gökçek tarafından) verilmiş. Peki bu şekilde bir ilanın Gökçek’e nasıl bir yararı olabilir ki diye düşünüldüğünde karşımıza hemen benim çok sevdiğim “Rasyonel Seçmen Efsanesi” araştırmasındaki oy verme davranışları çıkıyor. Ne diyordu, bu araştırma?, “soldan sağa oy, sağdan sola oy çıkmaz” diyordu. İşte Gökçek ve yandaşları da tam bu noktada Gökçek’in azalan popülaritesinden dolayı Karayalçın’ın kazanma ihtimaline karşı halka, bakın siz Karayalçın’a oy vermeyi düşünüyorsunuz ama o solcu yani sizden değil, bu yüzden siz oylarınızı ona değil istemeseniz de gene bana verin diyor. Ne kadar ironik bir propaganda metodu ama kendi içerisinde (maalesef- bu aralar bu kelimeye taktım zannımca) tutarlı. Peki bu ilanlar işe yarar mı, onu pek sanmıyorum çünkü Karayalçın her ne kadar sol lafını kullanmaktan özenle kaçınsa da insanlar kafasında onu sol diye kodlamış durumdalar zaten. Şunun şurasında 4 gün kaldı seçimlere, bekleyip göreceğiz, ama Demirel’in ünlü sözünü her zaman hatırlamak lazım, “Türkiye siyasetinde 24 saat çok uzun bir süredir.” Belli olmaz belki birileri şapkadan tavşan çıkarır.

Salı, Mart 24, 2009

Kukla Kebap Efsanesi

AVM'ler çoğalınca oralarda karşılaştık kendisiyle. Kukla Kebap diye bir yer varmış. Sonra baktık ki, kendisi kırk yıldır Ankaralı. Cebeci stadının arkasında köşede sıkışıp kalmış. Önce kuklalarıyla sonra iskender kebabıyla ünlenmiş. Haa bir de Gençlerbirliği ile. Bir ara kulüp yönetiminde bile yer almış. Geçenlerde arkadaşlardan bir şehir efsanesi kıvamında tekrar dinleyince dayanamadık Yaman'ı da alıp gittik. Fulya her zamanki gibi fotoğraf makinasını evde unutunca çekemedik bişey. Menüsü gayet oturaklı aslında iskender kebabın yanına ayrı bir tabakta meyhane pilavı veriyorlar. Fakat iskenderi eski günlerini aratır cinsten. Çok ince kesilmiş, zar misali. Tadını pek alamadık o yüzden... Beğenenler çoğunlukta ama benim favorilerime girmez artık. Belki de AVM'ler yüzündendir. Çoğalınca eski yerine gösterilen özen azalmış gibi geldi.

Ankara'da Son Durum

Ünlü siyaset bilimci İnönü Alpat seçimlere bir hafta kala iddiasını açıkladı. Karayalçın: %37 Gökçek: %35 Yavaş: %27 Bu durumda ilçe bazında Çankaya, Yenimahalle, Mamak ve Etimesgut'tan en az 3 ilçeyi CHP kazanacak. Yerel seçim sürecinde Ankara belediye başkan adaylarını yüksek oranda başarı ile tahmin eden Alpat'ın tahmini seçim borsasını hareketlendirdi.

Cuma, Mart 20, 2009

"Rasyonel Seçmen Efsanesi III" ve Bir Tahmin Daha

Bu rasyonel seçmen olayı da içimde ne ukdeymiş. Bir türlü onunla ilgili şeyler yazmaktan vazgeçemiyorum.
Geçen yazımda CHP içinde bir tahminde bulunacağımı söylemiştim. Ama ondan önce AKP tahminimle ilgili bir noktayi hatırlatmam gerekiyor. O yazıda DTP faktöründen bahsetmemiştim. AKP'nin düşük oy almasına sebebiyet verecek bir olay varsa o da, Güneydoğu'da DTP'nin AKP'yi süpürmesidir. Genel kamuoyu yoklamaları AKP'nin 2007 seçimlerinde aldığı oyu Diyarbakır'da bu sefer alamayacağını söylüyor. Buna müteakip, ben genede AKP Diyarbakır'ı alamasada, genel oy oranını o bölgede koruyacağını düşünüyorum.
Neyse gelelim asıl meseleye, nolcak aslan sosyal demokratların durumu?
Bence CHP %25-26 arası oy alır. Baykal'da bunu büyük başarı olarak sunar ve CHP aynen devam eder. CHP özellikle İstanbul ve Ankara'da ki adaylardan kaynaklı yüksek oy oranları ile genel oy oranını yükseltir. CHP'nin seçim öncesi denediği islami açılımın hiç ama hiç işe yarayacağını zannetmiyorum. Tam tersi, bazı CHP'li seçmeni küstüreceğini düşünüyorum. Sonuçta ne olursa olsun, CHP'nin asıl sorunu liderliktir. Baykal halk nezdinde inandırıcılığını yitireli yıllar olmuştur. Doğru tespitler yaptığı olaylarda bile insanlar önyargı ile yaklaştığı için yanlış anlaşılmaktadır. "Algılanan gerçektir" diye sanki Baykal için söylenmiş bir laf vardır. İnsanlar öncelikle lafın doğruluğuna değil kimin söylediğine bakmaktadır. İşte bu yüzden Baykal sınıfta kalmaktadır.
Bu yazdıklarımdan Baykal giderse CHP tek başına iktidar olur anlamı çıkmamaktadır. CHP'nin çözmesi gereken çok sorun vardır ama bu ilkidir; ve öyle bir sorundur ki bu çözülmezse diğerleri hiç bir zaman çözülemez.

Perşembe, Mart 19, 2009

Mahallemizin kahvecisi "Şili Kahve Evi"

Eskidendi... Mahallemizin bakkalı, mahallemizin pastanesi diye anlatırdık. Bütün dünyamız mahallemizdi ya, mahalleden büyük düşümüz olmazdı. Şimdi ne kadar garip gelir oysa; mahallemiz yeterdi bize. Yeni yetme halimizle bir taraftan mahallenin ergen ablalarını, delikanlı abilerini süzer. Ruj sürmeye başlayan kızlarla, avucunun içinde saklayarak sigara içme teşebbüsündeki oğlanları, annelerine ispiyonlamaya gayret ederdik. Annelerine ispiyonlardık evet. Anneler evlerindeydi o vakitler. Babalar çalışır, o tek maaşlarıyla geçindirebilirlerdi evleri. Evlerindeki anneler hünerlerini yarıştırırlardı o vakitler. Börek açanlarla, kek yapanlardı bizce makbul olanı. Evden alıp yenilecek bişey bulunamazsa; ne havalıydı ekmeğe sürülen "sana yaa" üzerine toz şeker dökülerek yenilen o matrak şey...

Yaşlanıyoruz dostlar... Hatırladıklarımıza bakılırsa yaşlandık bile...

Mahallemizin kahve evi. Şili meydanından Ayrancıya, Güvenlik caddesine doğru inerken solda köşede kendi halinde, havalı, Cihangir'in ara sokaklarında rastlayacağınız türden bir kafe. Bazlama arasında yaptığı neşeli sandviçleri, ucuz sayılacak türden. Filtre kahveleri bolca, ikincisi, üçüncüsünü içerseniz 1 TL takviye fiyatına. Aynısı çay içinde geçerli. Çaylar demleme ama zannımca demlik poşetinden demleme...
Gene de uğrayın, sohbete ve bir kahve içmeye beklendiğinizi düşleyin...

Salı, Mart 17, 2009

"Rasyonel Seçmen Efsanesi II" ve Bir Tahmin

Bir önceki yazımda kaldığım yerden devam edersem, ben bu seçimde AKP’nin oylarında (maalesef) düşme beklemiyorum. Her ne kadar insanlar çeşitli sebeplerle AKP’den memnun olmasa da, karşısında başka bir alternatif olmadığından gene istemeye istemeye oylarını AKP’ye verecektir. Solcuların sık başına gelen bu durum (mecburen CHP), bu seferde sağcılar için geçerli olacaktır. Soldan sağa ve tersi oy akışkanlığının çok az olduğu düşünüldüğünde (bkz. Haluk Şahin’in üstteki yazısı) AKP bence % 47 civarı veya üzerinde oy alacaktır (inşallah yanılırım). Sağ da bir alternatif olmadığı sürece bu böyle olmaya devam edecektir. Eskiden (80 sonrası) oylar ANAP ve DYP arasında gider gelirdi. Biri yükselirken biri düşerdi fakat gerek 2001 krizinin yıkıcı etkisi, gerekse bu iki partinin yolsuzluk gibi nedenlerden dolayı çok yıpranması bu partilerin sonunu getirmiş ve AKP’nin merkez sağ oyları toplamasına yardım etmiştir. Bunun yanı sıra AKP Refah partisi tabanını da kaybetmemiştir. Bütün bunların sonucunda bence AKP oy oranını en azından koruyacaktır.
CHP tahmini ise bir başka yazıya...

Cuma, Mart 13, 2009

"Rasyonel Seçmen Efsanesi"

Herkesin ağzında pelesenk olmuş bir laf vardır, seçmen hep rasyonel karar verir diye. Buna nedense hiç inanamamışımdır. Haluk Şahin’in bugün radikal gazetesinde çıkan yazısı tam da bu konuyla ilgili. Zaten yazının başlığı da “Rasyonel seçmen efsanesi”. Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in aynı isimle verdiği konferans da söylediklerini özetlemiş.
Mutlaka okunması gereken bir yazı, linki de şu
Sonuç olarak deniyor ki seçmen davranışında duygular çok daha fazla ön plana çıkıyor ve insanlar takım tutar gibi parti tutuyor. En azından insanlar kendilerini önce sağ ve sol olarak tanımlıyor sonrada oyunu ona göre veriyor.

Bu yazıyı okuduktan sonra AKP’nin oy oranının ekonomik krize rağmen neden düşmediğini tekrar düşünmek gerekiyor.

Perşembe, Mart 12, 2009

CHP Ankara'ya Neden Asılmıyor?

Bu yerel seçimler canımı çok sıkıyor. Bunun bir sürü nedeni var, hepsini saysam mı bilmiyorum. Karayalçın’ın Ankara’yı kazanması için değil de, jübile yapması için (destek anlamında) aday gösterilmesi bile yetiyor aslında. Değil mi ya… Bütün Ankaralı seçmeni kandırmanın, gaza getirmenin, dalga geçmenin ne anlamı var sanki?
Siyasetin içinde olanlar için bunun böyle olduğunun kanıtları yüzlerce, ya sadece seçmen olanlar için? Mesela bir parti borç içinde, genel merkezinin doğal gazı bile bitmiş. Genel sekreter soğuktan hasta olmuş. Tuvaletinde plastik bidonlarda sular var, altında küçük çeşmesi olanlardan. Partinin genel başkanı tuvaletten çıkınca buradan elini yıkıyor. Binanın suları kesik yani. Telefonların çoğu kapalı, herkes cep telefonu ile görüşüyor. Çalışanların sayısı zaten 10 bile değil, onlarda aylardır maaş alamıyorlar.
Bu partinin genel sekreter yardımcısı türlü kulislerle aday olmaya çalışıyor. Yoook, kendi partisinden değil öbür partiden. Hem aday olduğu yer belediye başkanlığı da değil sadece bir ilçenin belediye meclis üyeliği. Bu partinin genel başkan yardımcısı da aday olmaya çalışıyor. O da başka bir ilçeden belediye meclis üyeliğine. Sonunda bu ikisi de istedikleri emeklilik ikramiyelerini alıyorlar, ikisi de belediye meclis üyeliği adaylığı kopartıyorlar.
Canım sıkılmasın mı bunlara…
Zaten Karayalçın’ın kampanyasında hiç CHP’li üyelere rastlamıyorum. Onlar Ankara Gönüllüleri adını verdikleri bir grupla bu işi çevirmeye çalışıyorlar. Kampanya için gerekli para da verilmedi Karayalçın’a. Söylenen rakamlar öyle komik ki, kampanyada çalışanların pide-ayran parası sadece. Selim Oktar İstanbul’dan çıkıp gelmiş, kampanyanın başına geçmişti. Beşiktaş’ı böyle kazandık, burayı da kazanacağız diyordu. Buradan nasıl kaçacağını bilemedi. Karayalçın’ın proje ve siyasi ekibi 1989 model. Kimler var? Eski ASKİ Genel Müdürü (1989) Şükrü Barutçu, eski EGO Genel Müdürü (89) Cihan Altınöz, eski Belediye Genel Sekreteri (1989) Timur Erkman, eski Fen İşleri Daire Başkanı (1989) Fehmi Toptaş, eski Basın Yayın Daire Başkanı (1989) Nusret Doğruak. Say say bitmez. 1989’da doğan çocuklar şimdi oy kullanıyorlar, aradan 20 yıl geçmiş. Gerisini siz düşünün…
Aslında işin gerisi de kalmadı. CHP Genel Merkezi Çankaya, Yenimahalle, Keçiören, Etimesgut adaylarını açıkladığında Karayalçın kendisi havlu atmıştı.
Burada ilginç olanı aslında Çankaya. Neden ilginç? Çünkü bizim elimizdeki tek yer burası. AKP’nin birçok ilden bile önemli gördüğü simge bir yer. Çankaya Köşkü alındı şimdi sıra Çankaya Belediyesinde diyorlardı.
Buraya gösterilecek adayın en az Karayalçın kadar güçlü bir isim olması gerekmez miydi? Ya da Karayalçın’ın oylarını almakta zorlandığı kesimlerin oylarını alabilecek biri olsa. Mesela Ankara’da bir ilçeye bile kadın bir aday gösterilemez miydi?

Peki Çankaya'yı da Kaybedersek...


Çankaya’da Durum Ne?
Çankaya’da durum tehlikeli. Neden? Çok basit olarak bu seçimde oy kullanacak seçmen sayılarına baktım. Çankaya’nın 116 mahallesi var. CHP’nin en çok oy aldığı mahallelerden başlayarak aşağıya doğru sıraladım. 71 mahallede seçmen sayısı azalmış. 1-2 azalan da var 2322 tane azalan da… Toplam azalma 41.604 kişi. Geri kalan 45 mahallede ise seçmen sayısı artmış. Bunların toplamı ise 63.190 kişi. Yani CHP'nin çok oy aldığı (%70 ile %50) yerlerde seçmen sayısı azalıyor, CHP'nin az oy aldığı (%40-%15) yerlerde seçmen sayısı artıyor. İkisini topladığınızda 104.794 seçmen değişimi var. Biz 2004 yerel seçimlerinde Çankaya’yı 54 bin oy farkla kazanmıştık. Sadece rakamlara bakarsak durum tehlikeli. Bir de CHP adayı Bülent Tanık’ın kampanyasına ve vaatlerine bakarsak durum daha da vahim. Her sokağa çocuk korosu kurarak Çankaya’yı kazanacakmış gibi görünmüyor.
Benden söylemesi.

Çarşamba, Mart 04, 2009

ARANIYOR: “Siyaset”- Mümkünse “Birlikte” Olanından

Boynumuzu büküp her gün, her yeni gün, bize biçilen rolleri oynuyoruz, varolanları, yönetenleri, kuralları artık hiç sorgulamaz olduk, farkında mısınız? Herhangi bir muhalefet de seküler kaygıların çok da ötesine gidemiyor. Buradaki arayış ise o kaygının ne kadar sığ olduğundan da yakınan bir arayış… Neyin arayışı: siyasi iradenin, siyasi cesaretin, hatta sadece siyasetin… Hepiniz nereye kayboldunuz? Türkiye’de bugün işsizlik çok büyük boyutlarda, devlette iş arayışındaki insanlar da düşünceleri yüzünden işe alınmıyor, yolsuzluk inanılmaz derecelerde, açlık, sefalet, yoksulluk, yokluk, kötü yönetim artık kanıksadığımız şeyler haline geldi. Hiçbirimiz artık kaygı duymuyor muyuz? Hiçbirimiz artık bir şeylerin değişmesi gerektiğine ve değişebileceğine inanmıyor muyuz? Nasıl bu hale geldik?
Aslında bu yazı bir çağrı, daha iyi bir gelecek isteyen insanlara bir çağrı. Siyasetin artık sadece seküler ve anti-seküler kavramlarına sıkıştırılmadığı, sosyal politikaları, sağlık politikaları, eğitim politikaları, gençlik politikaları, kadın politikaları gibi “politikaları” konuşan tartışan bir Türkiye özlemi… Bir zamanlar “Deniz” cesaretiyle bir yol açmıştı. Deniz’i hatırlatmamım sebebi de sağ-sol tartışması ve bunların arasından daha iyi olanı seçmek değil, aslında Gezmiş’i örnek vermemin tek sebebi inandığımız değerler ve daha iyi bir gelecek için bir şeylerin yapılması gerektiğini yıllar önce göstermesi. Cesaretimizi hatırlamanın, inanmanın, yeniden siyaset yapmanın, geleceğe sahip çıkmanın ve umudu yeniden yeşertmenin tam zamanı. Yeniden ortaya çıkalım- şimdi…

Perşembe, Şubat 26, 2009

Dünya Bir Köy Olsaydı

Kitapevlerindeki çizimleri ve konuları özensizce hazırlanmış pek çok çocuk kitabını görünce aralarından sıyrılmış güzel yayınlar beni çok heyecanlandırıyor. Ne yazık ki ülkemizdeki çocuk edebiyatı ve erken çocukluk kitaplığı yayınları henüz ağırlıklı olarak çeviriler üzerinden yapılıyor. Bunların özenle seçilip değişik konularda yayınlananları beni çok heyecanlandırıyor. Aynı şey oyuncaklar için de geçerli aslında. Onlara başka bir başlıkta değinmek isterim. Aşağıda paylaşmak istediğim iki kitap bana umut verdi ve çok heyecanlandırdı.

Çocukların böyle yayınları okuyarak büyümelerinin, bunları daha küçüklükten içlerine sindirmelerinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. İnsan olmanın ne demek oldğunu, barışın, paylaşmanın, haklarına sahip çıkmanın, dünyayı tüketmek değil de üretmek üzerine kurgulanmış bir yaşam kurmalarının önemini o yaşlarda kavramalarının kalıcı bir eğitim olduğunu ve tüm yaşamlarına yayılacağını ummak istiyorum...

Kitap tanıtım yazılarını ideefixe.com sitesinden aldım.


Dünya Bir Köy Olsaydı (Ciltli)
David J. Smith
Tudem Yayınları / Başvuru Kitapları Dizisi




Evrende 6 milyarı aşkın insan yaşamaktadır! Bu kadar insanı bir arada hayal etmek oldukça güç. Peki dünyayı sadece 100 kişiden oluşanbir köy olarak hayal etsek?

Bu köyde:

22 kişi Çince konuşsa
20 kişi günde 1 Amerikan Doları'ndan az kazansa
17 kişi okumayazma bilmese
60 kişi devamlı aç olsa
Sadece 24 kişinin evinde televizyon olsa.

Dünya Bir Köy Olsaydı, bizlere kim olduğumuzu, nerede yaşadığımızı, ne kadar hızlı büyüdüğümüzü, hangi dilleri konuştuğmuuzu, hangi dinlere inandığımızı ve çok daha fazlasını anlatıyor. Haydi gelin küresel köyümüzü tanıyalım. Öğrendikleriniz sizi şaşırtabilir!
(Ön İç Kapak)

-Kitabımızın konusu Dünya'mız. Her şey Dünya nüfusunun 100 kişi olduğu düşünülerek anlatılıyor. Dünya'daki milliyetler, konuşulan diller, yaş dağılımı, dinler, hayvanların sayısı, yiyecek kaynakları, hava ve su miktarı, okuma yazma bilenlerin sayısı, sahip olunan para miktarı, kaç kişinin elektriği olduğu, geçmişte kaç kişi yaşadığı ve büyüme hızı 100 kişi üzerinden sayısal değerler belirtilerek sunuluyor.

"Dünya Bir Köy Olsaydı, çocuklara kim olduğumuzu, nerede yaşadığımızı, ne kadar hızlı büyüdüğümüzü, hangi dinlere inandığımızı, hangi dilleri konuştuğumuzu anlatıyor."
Radikal Kitap, 15.04.2005

"Yazar, bu kitabın çocuklarla birlikte, 'dünya bilinici' geliştirmeye yönelik olarak nasıl kullanılabileceğini anlatıyor."
Cumhuriyet Kitap, Sayı 791, 2005.

"Kitapta, çocukların zihninde bir dünya haritası oluşturmak için birçok etkinlik örneği sıralanmış. Büyük bir kısmını sizin de yapabileceğiniz bu etkinlikler, köydeki insanları tanımamızı ve anlamamızı kolaylaştırmakla birlikte, çocuklarımıza köyün neresinde bulunduklarını ve nelere sahip olduklarını da hatırlatacak.."
(Tanıtım Yazısı)
32 s. -- Kuşe-- Ciltli -- 25 x 31 cm
ISBN : 9789756451922
Renkli, Resimli
Resimleyen : Shelagh Armstrong
Çeviri : Bülent Arıkan


Herkes Özgür Doğar
(Resimlerle İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi - 60. Yıl Özel Kitabı)
Orjinal isim: We Are All Born Free
Kolektif
Mandolin Yayınları / Kaynak Kitap Dizisi






Sezen Aksu'nun çocuklarımıza özel önsözüyle...

Bu gezegende yaşayan her erkek, kadın ve çocuk, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi denilen 30 özel maddeyle korunur. Nerede yaşarsak yaşayalım, kim olursak olalım, bunlar bizim haklarımızdır ve kimsenin bunları bizden almaya hakkı yoktur.

Elinizdeki özel koleksiyon, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin imzalanışının 60. yılını kutlamak amacıyla, Uluslararası Af Örgütü'nün işbirliğiyle yayınlandı.

Bu kitabın satışından elde edilecek bütün gelirler Uluslararası Af Örgütü'ne bağışlanacaktır.

Eser Hakkında: Her maddeyi ünlü bir çocuk kitabı yazarı, ressamı ya da tasarımcısı özel olarak resimlemiş, beyanname metni Uluslararası Af Örgütü tarafından çocuklar için özel olarak uyarlanmıştır. Ortaklaşa emeğin ürünü olan bu çalışma göz alıcı tasarımı, eğlenceli çizimleriyle, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ni kuru bir metin olmaktan çıkartıp hayatın canlı bir parçası hâline getirmeyi ve çocuklara insan hakları kavramını benimsetmeyi amaçlamaktadır.

Dizi/Seri Hakkında: Kaynak kitaplar dizisiyle çocukların hayat bilgisi derslerinde sıkıcı bulabilecekleri konuların aydınlatılması yanıt bulamadıkları soruların yanıtlanması hedeflenmektedir. Ders kitaplarının sıkıcı havasından onlar için özel tasarlanmış rengahenk kitaplarla sürecek Sosyal Bilgiler serisinin yapmak istediği toplum yaşamıyla ilgili olarak çocuk zihninde oluşabilecek soru işaretlerinin giderilmesi ve toplum yaşamının temel konuları hakkında bilgi edinmesidir.
(Tanıtım Bülteninden)
68 s. -- Kuşe-- Ciltsiz -- 25 x 29 cm
ISBN : 9789751027252
Yayın Yönetmeni : Senem Onan
Sorumlu Müdür : Tora Pekin
Son Okuma : Ceren Akardaş
Kapak Uygulama : Peter Sis
Grafik Uygulama : Okan Koç

Cuma, Şubat 20, 2009

Kurşun Kalem Fabrikası



Yukarıda kapağını görmüş olduğunuz çeviri uzun emekler ve mücadeleler sonucu yıllar sonra sonunda Türk okuyucusunun karşısına çıkabildi. Bütün çeviriler ve yayın işleri hep büyük emekler sonucu oluşturulur. Ancak hikayesi biraz da talihsizliklerle bezendi. Şöyle ki, yollar önce yayıneviyle yapılan anlaşma sonucu çevirmen bu kitabı çevirmeye başladı. Tam kitabı sonlandırmak üzere iken evine giren hırsız laptopunu çalıp içindeki çeviriyi de götürmüş oldu. Çevirmenin bilgisayarının bozulma ihtimaline karşı bir cd ye aldığı yedeği de hırsız laptop çantasıyla götürmüş oldu. Bu durumda bu çeviri sil baştan yeniden çalışıldı. Çeviri ikinci sefer yapıldığı için başta sanıldığı kadar kolay olmadı. Bu sefer çevirmen "ben bu cümleyi çok daha güzel çevirmiştim, acaba ne demiştim?" diye diye uzun uzun kendiyle çatıştı. Sonunda tamamlanan çeviri bu sefer yayınevinin kriz nedeniyle bir süre bocalama yaşamış olması nedeniyle rafta beklemek sonunda kaldı. Ancak sonunda gördüğünüz gibi kitapevlerinin raflarında okuyucu bekler hale gelebildi. Şiddetle tavsiye ediyorum. Bu kitabın özgün dili Yunanca olup Yunanistan'da en çok satanlar listesinde uzun süre 1 numarayı koruduğunu ve 150.000 satışı olduğunu da belirtmek istiyorum.
İşte aşağıda kitabın tanıtım metni. Alınız okuyunuz. Memnuniyetinizi hem bize hem dostlarınıza şikayetlerinizi ise sadece bize iletiniz :)
Severek okursunuz umarım...

Kurşun Kalem Fabrikası
Soti Trintafyllou
Çeviri : Fulya Koçak

Literatür Yayıncılık / Çağdaş Edebiyat Dizisi

Kurşunkalem Fabrikası, bir Yunan ailesinin yaklaşık yüz yıllık tarihi olmasının yanı sıra, Zurich'te başlayıp, devrimci fikirlerin filizlenerek büyük toplumsal hareketlere dönüştüğü Berlin ve Sen Petersburg gibi yirminci yüzyılın en çalkantılı kentlerinde devam eden büyük bir dostluğun öyküsü.

Bir mühendis olan Stefanos Asimakis, Süveyş Kanalı'nın inşasında görev almak üzere 1866 yılında Kahire'ye gider. Burada kendisi gibi Yunan bir kızla aşksız bir evlilik yapar. Stefanos için Mısır, köprüler, yollar inşa edilerek geliştirilecek bakir bir bölgedir. Yine burada tanıştığı Gaston Wolf için ise Afrika, "kehribar rengi günbatımları ve soylu ırkıyla" bir "turta"dır adeta. Ve Stefanos, arkadaşı Gaston sayesinde Afrika'ya farklı bir gözle bakacak, onun karısı sayesinde de umutsuz aşkı keşfedecektir.

Stefanos'un oğlu Markos da, istemeden de olsa, babasının yolundan gidip mühendis olacak, yasak bir aşka tutulacak ve o da kendi payına aşksız bir evlilik yapacaktır. Yunanistan'da bir kurşunkalem fabrikası kurma hayalini ise asla gerçekleştiremeyecektir.

Kurşunkalem Fabrikası Birinci Dünya Savaşı'ndan Avrupa'daki devrimci hareketlere, Bolşevik Devrimi'nden İkinci Dünya Savaşı'na kadar Avrupa'yı sarsan ve değiştiren olaylar eşliğinde, yer yer Lenin, Rosa Luxemburg gibi gerçek kişiliklerin de kurguya katıldığı, ulaşılamayan düşlerin, gerçekleşmeyen hayallerin, hayal kırıklıklarının romanı.
(Tanıtım Bülteninden)

Salı, Şubat 17, 2009