Cumartesi, Aralık 18, 2010

CHP Kurultayı ve Umutlar



CHP kongresine saatler kalmışken nefesler tutulmuş durumda. Herkes parti meclisinin kimlerden oluşacağını merak ediyor. Özellikle CHP'nin ideolojik dönüşüm geçirmesini isteyenler parti meclisinde güvendikleri yüzleri görmek istiyorlar. Parti meclisine bakıp umutlarını tazelemek isteyen yüzbinlerce belki milyonlarca insan var. Bir çok insan da daha önce hayal kırıklığına uğradıkları ve aynı duyguları tekrar yaşamaktan korktukları için yarın ki kurultaydan çok fazla bir şey beklemediklerini iddia ediyorlar. Ama eminim ki "Gerçekçi olalım CHP değişemez" diyen insanlar da kendilerine sürekli acaba sorusunu soruyorlar. Acaba bu sefer olacak mı?

Kılıçdaroğlu'nun işi kolay değil. Bir taraftan malum parti içi dengeleri gözetmek, diğer taraftan ise topluma umut vermek zorunda. Lider dediğin böyle günlerde belli olur. Adı liderlik için geçmeye başladığı günden beri sürekli olarak liderlik kumaşı yok denilerek eleştirilen Kılıçdaroğlu yarın bence şimdiye kadar karşılaştığı en büyük sınavı verecek. Kendisine bol şans diliyorum...

Çarşamba, Aralık 15, 2010

Mehmet Y. Yılmaz'ın Kafası Giderek Karışıyor

14.12.2010 tarihli Hürriyet gazetesinde Mehmet Yılmaz "CHP'nin Giderek Kafası Karışıyor" başlıklı bir yazı yazmış. Yazısında CHP'nin yeni ekonomi politikasının Keynesçi ve Solda olacağına dair okuduğu haber ile ilgili yorum yapmış. Yazıyı okumak isteyenler için linkini aşağıya koyuyurum. Yılmaz CHP'nin hem solda hem de Keynes'çi olmak iddiası için oksimoron terimini kullanmış. Oksimoron için Türk Dili Kurumu "İki zıt anlamlı kelimenin bir arada kullanılması" açıklamasını yapıyor. Yılmaz 'ın iddiasına göre Sol demek Marks demek. Marks'la Keynes'de yanyana gelemeyeceği için Sol ve Keynes kelimeleri aynı cümle içinde kullanılamaz. Meşhur bir laf vardır, cehaletin bu kadarı ancak tahsille olur diye. Yılmaz'ın durumu tam da bu lafa uyuyor. Bu kadar kısa yazıda bu kadar çok hata yapmak her babayiğidin harcı değildir. Kendisini kutluyorum.

Şimdi gelelim sadede, solun Marks'la ilişkili bir kelime olduğu doğru. Buradan Yılmaz'a on puan veriyoruz. Ancak solun kapsama alanının geniş olduğunu ve sosyal demokrasinin de sol sayıldığını bilmemesinden sıfır puan alıyor maalesef. Üstüne Keynes'in sosyal demokrasinin ekonomi politikasını oluşturan kişi olduğunu bilmemesinden kaynaklı bir sıfır puan daha alıyor kendisi. Yani sol ve Keynes aynı cümle içinde gayet güzel kullanılabilirmiş demek. Hatta ben bir adım daha ileri gideyim, sadece Keynes derseniz insanların aklına ilk gelecek kelime sol ve sosyal demokrasi olur.

Sonuç olarak Yılmaz'ın yazdıklarını topladığınızda yanlışları doğrusundan fazla çıkıyor maalesef.

İşin asıl ilginci, Türkiye'nin en çok satan gazetesinde köşe yazarlığı yapan, daha önce Radikal gibi sol ağırlıklı bir gazetenin genel yayın yönetmenliğini yapmış bir kişi bu kadar basit bir şeyi nasıl bilmez anlayamıyorum.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/16526225.asp?yazarid=148&gid=61

Cumartesi, Aralık 04, 2010

Cumhuriyet Halk Partisi ve İdeolojik Dönüşüm Çabası - II

CHP'nin ideolojik dönüşüm çabalarının önündeki en büyük engellerden birisi de Baykal ve Erdoğan sayesinde toplumun ileri derecede kutuplaşmış olması. Özellikle 2007 seçimleri öncesinde başlayan ve daha sonra da artarak devam eden bu kutuplaşma bana göre seçmenlerin oy verdikleri partilerle daha duygusal bağlar kurmasına neden oldu. Bu duygusal bağları koparmak da çok zor.

Sonuçta, CHP'nin temel derdi oy tabanını genişletmek ve şimdiye kadar kendisine oy vermeyen seçmeni kazanmak. Bu noktada mutlaka ama mutlaka eski-yeni CHP ayrımı yapılmalı. Çünkü kutuplaşmadan nasibini almış seçmenin kafasındaki CHP algısını "Yeni CHP" fikri ile değiştirmek gerekmektedir. Eski CHP söyleminden uzaklaşıp yepyeni bir söylem geliştirmek kutuplaşmış seçmenin ilgisi çekmek için elzem. Bu anlamda Kılıçdaroğlu'nun merdiven altı işletmelerde çalışan türbanlı kızlar vurgusu yerinde görünüyor. Buna benzer "Eski CHP" nin bahsetmediği ve aynı zamanda AKP'nin de çok önemsemediği kesimlerle iletişime geçmeli "Yeni CHP". Mesela engelli vatandaşlarımızın yaşadığı sıkıntılarla ilgilenmek ve buna yönelik çözüm önerilerini ortaya koymak CHP'ye ulaşamadığı kanallara girme şansı tanıyacaktır.

İngiltere'de İşçi Partisi yeni lideri Ed Miliband'ın ısrarla savunduğu "yaşam ücreti" "Yeni CHP" nin ele alabileceği diğer güzel bir konu. Asgari ücretle çalışan milyonlarca insanı ilgilendiren ve onların hayat şartlarını iyileştiren bir uygulama olan yaşam ücreti CHP tarafından mutlaka mercek altına alınıp, Türkiye koşullarına uygun hale getirilmeli.

Kılıçdaroğlu'nun Baykal'dan aldığı miras onu çok fazla önyargıyla savaşmak zorunda bırakmaktadır. 7 ay gibi az zamanda çok ve büyük işler başarmak zorundadır.

Perşembe, Aralık 02, 2010

İngiltere'de Üniversite Reformu

İngiltere'de yapılması planlanan üniversite reformu yüzünden ülke çalkalanıyor. Öğrenciler sürekli gösteri yapıyor ve hatta zaman zaman polisle de çatışıyorlar.

Hükümet (muhafazakarlar ve liberallerden müteşekkil) ekonomik krizden dolayı ülkede kemer sıkma politikaları izliyor ve bu politikalara üniversiteleri de dahil ediyor. Hükümet üniversitelerin bütçesini %40 oranında azaltacağını açıkladı. Dahası hükümet bu azalan bütçeyi dengelemek için üniversite harçlarını 2012'den itibaren artırmayı da düşünüyor. Dananın kuyruğu da burada kopuyor zaten.

İngiltere'de üniversite harçları İngiliz ve Avrupa Birliği vatandaşları için sabit; yıllığı 3.290 pound.

Yabancı öğrenciler için ise üniversiteler istedikleri gibi ücret belirleyebiliyorlar. Okuluna ve programına bağlı değişmekle beraber yabancı öğrenciler ortalama 10.000 pound gibi bir meblağ ödüyor. Bu yüzden üniversiteler yabancı öğrenci almak konusunda çok istekliler. Neyse bu başka bir konu.

Genel hatlarıyla bakıldığında İngiltere'nin sanılanın aksine gayet öğrenci dostu bir sisteme sahip olduğu görülüyor.
Sistem şu şekilde işliyor; başvurduğu üniversiteden kabul alan bir genç yıllık 3.290 poundu olan ücreti hemen cebinden üniversiteye ödemiyor. Gencimiz isterse okul parası için devlete gidiyor ve ben şu okulda okuyacağım diyor. Devlet de bunun üzerine gencin okul parasını okula ödüyor, hatta genç benim geçinme parasına da ihtiyacım var derse devletten bunu da alabiliyor. Okul bittikten sonra bizim genç iş buluyor ve yıllık kazancı 15.000 poundu geçince okul parasını devlete %1,5 faiz ile ödemeye başlıyor. Ödenilen miktar ise gencin yıllık kazancının %9'u oluyor. 25 yıl ödedikten sonra gencimiz hala borcunu bitiremediyse borç ortadan kalkıyor.

Bu şekilde işleyen üniversite sisteminin küresel kriz ile birlikte rekabet gücünde sorun olduğunu gördükleri için adamlar İngiltere'de ki üniversite sistemini nasıl geliştiririz diye Kasım 2009'da İşçi Partisi zamanında geniş katılımlı bir komisyon kuruyor. Komisyon raporunu hazırlıyor ve geçen ayda rapor kamuya açıklanıyor.

Rapora göre 3.290 pound olan tavan ücretin tamamen kaldırılması ve üniversitelerin ücretlerini minimum 6.000 pound olmak üzere kendilerinin belirlemesi, gençlerin okul parasını kazançları yıllık 15.000 poundu değil 21.000 poundu aşınca ödemeye başlaması, ödenecek faizin devletin borçlanma faizi (% 2,2) artı enflasyon oranında olması ve borcun ortadan kalkma süresinin 25 yıldan 30 yıla çıkması gerekiyor.

Hükümet henüz kararını açıklamadı. Daha doğrusu, reform olacak ama nihai şekli kesinleşmiş değil. Ülke ikiye bölünmüş durumda. Bir tarafta bu reformun mutlaka yapılması gerektiğini söyleyenler; diğer tarafta, bu reformun çok yarar sağlamayacağını, hatta yüksek maliyetten dolayı öğrenci sayısını azaltacağını söyleyenler var.

İngiltere'de ki üniversite reformu ile ilgili haberleri izlerken insanın aklına ister istemez Türkiye geliyor. Güzide ülkemizde üniversitelerimizin inanılmaz sorunları varken üniversite denilince insanların aklına sadece türban konusunun gelmesi çok acı maalesef.

Acaba bizde ne zaman "Üniversite Reformu" ideolojiden uzak bir şekilde konuşulmaya başlanacak gerçekten çok merak ediyorum.

Cuma, Kasım 26, 2010

Cumhuriyet Halk Partisi ve İdeolojik Dönüşüm Çabası - I

CHP'nin yaşadığı lider değişiminden sonra herkes partiyi daha dikkatli izlemeye başladı. Toplumun büyük bölümünde yeni liderle beraber yeni bir CHP arzusu oluştu. CHP'nin özellikle son 10 yıldaki siyasi duruşu çok eleştiriliyordu. Bu yüzden bugün CHP'den daha "özgürlükçü" bir çizgide daha "sosyal demokrat" vurguyla siyaset yapması bekleniyor.

Türkiye'de bunlar yaşanırken İngiltere'de de buna benzer gelişmeler oluyor. 13 yıldır iktidarda olan İngiliz İşçi Partisi son seçimde iktidarı muhafazakarlara kaptırdı. Bunun üzerine parti hemen kurultayını toplayıp yeni liderini seçti. İşçi Partisi'nin yeni liderinden de partiyi daha "sol" a çekmesi isteniyor.

Neo-liberal politikaların bütün dünyanın üstüne çöreklendiği bu zamanda, iki parti de kendilerine daha sosyal demokrat bir alan açmaya çalışıyor ki başarmaya çalıştıkları dönüşüm gerçekten zor. Bu yüzden iki partinin de birbirini takip etmesi ve birbirlerinin tecrübelerinden faydalanması lazım.

Özellikle CHP'nin, İşçi Partisi'nin 1997 yılında başlayan ve şuan farklı bir seviyede devam etmesi beklenen değişimini mutlaka ama mutlaka dikkatlice inceleyip analiz etmesi gerekiyor.

CHP'nin İşçi Partisi'ne göre önemli bir dezavantajı var. Türkiye'de seçimlere 7 ay, İngiltere'de ise 4 yıl var. Bu nedenle CHP yapmayı planladığı dönüşümü çok iyi planlayıp adımlarını titizlikle atmalı. Çünkü eski genel başkan ve eski genel sekreter demoklesin kılıcı misali CHP'nin üzerinde sallanıyor. Olası bir seçim başarısızlığı eski yöneticilerin eski politikalarla geri dönmesine sebebiyet verebilir ki o zaman ne yazık ki buyurun CHP'nin cenaze namazına durumu olur.

Perşembe, Kasım 04, 2010

Kılıçdaroğlu'nun Liderlik Mücadelesi ve CHP

CHP'de ki son olaylar gösteriyor ki Kılıçdaroğlu ilk kez gerçek bir liderlik sınavı veriyor. Buradan alnının akıyla çıkar Önder Sav ve şürekasının partiden elini eteğini çekmesini sağlayabilirse, CHP tarihinde yeni bir sayfa açma şansını yakalayabilir.

Bu sefer umutların kırılmamasını diliyorum.

Salı, Ekim 26, 2010

Hiçbiri Benim Burnumu Bile Sulandırmaz

Radikal Gazetesi yeni formatıyla arz-ı endam etmiş bulunuyor. Ben de hemen ilk gün alıp inceledim ve ilk kez Hıncal Uluç ile aynı şeyleri düşündüm: Bu iş olmamış...
Bir kere hangi gazete de gördünüz "içindekiler" sayfası. Bu ancak dergilerde olur. Dergi tadında gazete yapmaya çalışılmış ama işin içine "haber" katmayınca tadı tuzu olmamış.
Neyse bu pazar gazetenin ekinde, yani "Radikal İki" ekinde Vedat Türkali söyleşisi vardı. Baştan sona keyifli bir söyleşi olmuş. Fakat sonu öyle bitiyor ki, insan yılların deneyimini, tecrübesini sadece bir cümleyle anlayıveriyor.
Ustaya sorulan soru şu: 1919 doğumlu olduğunuza göre cumhuriyet döneminin bütün siyasetçilerini yaşadınız. Sizce bütün başbakanlar arasında hangisi bir roman kahramanı olabilir?

Yanıtı da bu: Hiçbiri benim roman kahramanım olmaz. Mesela Recep Tayyip Erdoğan için Orhan Pamuk demiş galiba, yazar olarak insanın ağzını sulandırıyor diye... Hiçbiri benim burnumu bile sulandırmaz.
Bu ülkede insanın yaşam boyu gözleri sulanır ancak...

Daha ne denebilir ki?
RTE için bundan daha iyi tahlil olabilir mi: benim burnumu bile sulandırmaz!
Bir ülkenin bütün siyasetçileri, uzun bir siyasi tarihi için bu kadar iyi bir özet olabilir mi: Bu ülkede insanın yaşam boyu gözleri sulanır ancak...

Ustanın önünde saygıyla eğiliyorum.

Cumartesi, Ekim 23, 2010

Kılıçdaroğlu ve Türkiye'nin Medya Sorunu

Bugün Milliyet gazetesinde yer alan bir habere göre CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu başörtüsü ile ilgili sorulan bir soru üzerine kızıp: "Niçin Sayın Başbakan’a soru sorma cesaretini kimse gösteremiyor? Sayın Başbakan kral mı? Elinde silahla mı geziyor? Sayın Başbakan’ın korumalarından mı medya korkuyor? Bize gelince her türlü soru soruluyor. Ama ona gelince kimse soru soramıyor. Bu demokrasi değildir." şeklinde cevap vermiş. Bence çok da güzel söylemiş.

Bu durum uzun zamandır dikkatimi çeken bir hal aldı zaten. Kılıçdaroğlu televizyonda bir programa katıldığı zaman, gazeteciler her türlü soruyu soruyorlar, hatta Kılıçdaroğlu'nun verdiği cevaptan memnun olmadıkları zaman, bunu dile getirip Kılıçdaroğlu'na yüklenmeye devam ediyorlar. Buna mukabil, Tayyip Erdoğan bir programa çıktığı zaman çok daha hafif sorular soruyorlar ve kesinlikle Erdoğan'ı köşeye sıkıştırmaya çalışmıyorlar. En son Yiğit Bulut röportajında da gördük zaten. Hatta Erdoğan kendisine sorulan soruları beğenmediği zaman karşısındaki gazeteciyi fırçalayabiliyor (bakınız Ali Kırca).

Medyanın bu kadar güce taptığı ve iktidardan bu kadar nemalandığı bir dönem daha önce olmuş muydu bilmiyorum ama bu dönem de Kılıçdaroğlu'nun işi gerçekten çok zor. Hem Erdoğan ve AKP ile mücadele etmek zorunda hem de yandaş basınla.


http://www.milliyet.com.tr/her-sozumun-arkasindayim/siyaset/haberdetay/23.10.2010/1305044/default.htm

Cuma, Ekim 22, 2010

Türban Mevzunun Müzmin Kaybedeni: CHP

CHP'nin daha doğrusu Kemal Kılıçdaroğlu'nun türban çıkışı son zamanlarda ülke gündemini en çok meşgul eden olaylardan biri. Kılıçdaroğlu türban çıkışı ile bir taşla iki kuş vurmaya niyetli bence. Birincisi ve asıl önemlisi bu sorunu çözen taraf olarak CHP'nin muhafazakar kesimle barışmasını sağlamak; ikincisi ise AKP'nin elinden türban kozunu almak.

Fakat evdeki hesabın çarşıya uymaması misali, CHP liderinin kafasındaki planın işlemeyeceğini düşünüyorum. Daha da önemlisi CHP'nin türban konusunda hiç bir zaman kazanan olamayacağını inanıyorum.

CHP'nin bu konuda müzmin kaybeden olmasının sebebi AKP'nin türbanla kurduğu ilişkiden kaynaklanmaktadır. CHP türbanın sadece üniversitelerde serbest olmasını, kamusal alana girmemesini savunuyor. Amma velakin AKP kamusal alanda da türban serbestisini istiyor. CHP bu konuda çok katı.

Herkesin de bildiği gibi üniversitede türban konusu buzdağının görünen kısmı, herkesin eskiden çok fazla konuşmadığı, yeni yeni tartışılmaya başlanan asıl problem ise kamuda türbanın serbest olup olmaması. Üniversitede türban serbestisinden sonra konunun kamusal alana geleceğini görmek için kahin olmaya gerek yok. Bu durumda ise, şu anki roller aynen devam edecek. AKP serbestlik isteyecek ve adına özgürlük ve demokrasi denecek, CHP serbestlik olmaz diyecek, adına statükoculuk ve özgürlüklere saygılı değil denecek. Bu tartışmanın üstüne de türbanlı mağdurlar eklenecek ve Bingo! %70'i o ya da bu şekilde başını örten ülkede halk hala CHP'yi din düşmanı AKP'yi ise hem dindar hem demokrat hem de özgürlükçü (3 ü 1 arada mübarek) olarak kodlamaya devam edecek.

Valla CHP'nin ve Kılıçdaroğlu'nun işinin Kürt konusunda olduğu gibi türban konusunda da çok zor olduğunu düşünüyorum. Türban konusunu sürekli olarak CHP'nin çözebileceğinden bahsediliyor ama karşılarında AKP gibi hem bu konuda tam taraf hem de siyasi popülizmin dibine vurmuş bir parti olduğu sürece CHP bu sorunu çözemez. Çözememesinin ötesinde bu konu bence CHP'nin aşil topuğudur.

Kılıçdaroğlu'nun yapmaya çalıştığı şeye saygı duyuyorum ama bu konjonktürde CHP'nin asla bu mevzudan bir başarı hikayesi çıkaracağına inanmıyorum. İnşallah yanılırım.

Çarşamba, Ekim 13, 2010

Türkiye'de Kadın-Erkek Eşitliği Daha Doğrusu Eşitsizliği

Kadın-erkek eşitliği ile ilgili olarak Miliyet gazetesinde çıkan habere göre Türkiye dünyada 134 ülke arasında 126. olmuş. Yani kadınlarımızın çok fazla ezildiğini bir kere de Dünya Ekonomik Forumu teyid etmiş oluyor.

Bu konuda Türkiye'nin yeterince çaba sarf etmediğini düşünüyorum. Utanılacak bir durumdayız. Fakat insanlara sorsanız Türkiye'nin en önemli sorunu nedir diye, kadın-erkek arasındaki eşitsizlik ilk ona bile giremez.

Özellikle aile içinde başlayan kadın-erkek eşitsizliği sorununa mutlaka ama mutlaka ciddi anlamda eğilip bu kültürel kod gibi görünen durumu değiştirmeliyiz. Burada da görev çoğunlukla hükümete düşüyor. Hükümet toplumda farkındalık yaratarak bu konunun çözümünü gündeminin ilk sıralarına almalı.

Mamafih, hükümete kadın dediğiniz zaman ağızlarından ilk dökülen kelime "türban" oluyor tam da bu noktada türban tartışmalarının maalesef kadın-erkek eşitsizliğine katkı yaptığını düşünüyorum. Türban sorunu bir çok yönden tartışılıyor fakat kadınların ikinci sınıf vatandaş olarak görülmesi bağlamında tartışılmıyor. Türban konusuna bu şekilde bakmak en azından kadın-erkek eşitsizliği sorununda farkındalık yaratabilir.

Bu sorun bence erkeklerin de desteğini almadan çözülebilecek bir şey değil, o yüzden erkekleri de kapsayan çözüm önerilerine ihtiyaç var. Erkekleri sürekli suçlayarak sorunun bir parçası haline getirmek yerine işin içine katarak çözümün bir parçası yapmanın işleri kolaylaştıracağını umuyorum.

Kolay veya zor olsun adına ister gelenek densin ister kültürümüz bu yönde densin, bu sorunu çözmek zorundayız. Kadınlarımızın başta aile içinde olmak üzere yerinin erkeğin arkası değil yanı olması gerektiğini tüm kafalara kazımalıyız.

http://www.milliyet.com.tr/turkiye-kadin-erkek-esitliginde-126-nci-sirada/dunya/sondakika/13.10.2010/1300885/default.htm

Cuma, Ekim 08, 2010

Gölge Kabine ve CHP

İngiltere'de İşçi Partisinin yeni başkanı Ed Miliband bugün gölge kabinesini açıkladı. Bu gölge kabine işi önceki yıllarda Türkiye'de konuşulmuştu ama benim hatırladığım kadarıyla sadece Baykal 2002 seçimleri sonrasında gölge kabine kurduklarını açıklamıştı. Onda da kimlerin yer aldığını kamuoyu öğrenememişti. Kısacası Baykal olayı ciddiye almamıştı.

Bence gölge kabine çok güzel bir uygulama. Birden fazla yararı var; hem iktidarın yaptığı işleri çok daha etkili şekilde denetleme şansınız oluyor; hem de iktidara geldiğiniz zaman ülke meselelerine sıfırdan başlamıyorsunuz.

Bizim ülkemizde neden gerçek anlamda uygulanmadı şimdiye kadar bilmiyorum ama CHP böyle bir yapılanmaya gitse bence çok güzel olur.

CHP'nin yaptığı muhalefet Baykal döneminde sadece "istemezük" pozisyonunda değerlendiriliyordu. Kılıçdaroğlu bunu yıkmak için elinden geldiğince çözüm önerileri ortaya koyuyor. Tam bu noktada, gölge kabine Kılıçdaroğlu'nun elini çok rahatlatan bir gelişme olur. Çünkü gölge kabine hem AKP'nin yaptıklarını takip edecek hem de o konularda CHP'nin çözüm önerilerini ortaya koyacak.

CHP'ye baktığımda sadece Kemal Kılıçdaroğlu'nu görüyorum. Herşeyi o söylüyor. AKP'yi o eleştiriyor, çözüm önerilerini o dillendiriyor. Kendisini sosyal demokrat olarak konumlandıran partiye yakışmayan bir tek adam portresi veriyor. (Ben CHP politikalarından bahsediyorum, CHP'nin iç işlerinden değil. O yüzden Önder Sav, Kılıçdaroğlu'nun tek adam olmadığının bu anlamda kanıtı değil).

Vatandaşa 5 tane CHP yönetiminden isim say deseniz, sayabileceğine inanmıyorum. AKP'nin 8 yıllık iktidar avantajı sayesinde tanınan insan sayısı çok fazla. Ben bunun da çok önemli olduğunu düşünüyorum.

CHP'nin artık Kılıçdaroğlu dışında isimleri de bir şekilde vitrine çıkarması lazım. Bunun da bence en iyi yolu gölge kabineden geçiyor.

Bütün bunların yanında gölge kabine Kılıçdaroğlu'nun enerjisini daha iyi kullanmasına da yol açar. Kılıçdaroğlu süpermen değil. Her şeyi bilemez, AKP'nin yaptığı icraatların hepsine birden laf yetiştiremez, yetiştirmeye kalkarsa da yanlış şeyler söyler. Onun için etkili çalışan bir gölge kabine Kılıçdaroğlu'nun dolayısıyla CHP'nin çok işine yarar.

Umarım bugünler de yaptıkları Abant toplantılarından böyle bir sonuç çıkar.

Perşembe, Ekim 07, 2010

Türkiye'nin Fight Club Kahramanı : Hanefi Avcı

Hanefi Avcı'nın kitabı piyasaya çıktığında fırtınalar koparacak zannetmiştim. Gerçi uzun süre konuşuldu ama benim beklediğim etkinin onda birini ancak yaratmıştır. Çünkü kitaptaki iddialara göre Fethullah Gülen cemaati devlete istediği gibi yön verebiliyor, istediği insanları hapse attırabiliyor, yalan yanlış delillerle insanların hayatını karartabiliyor. Kısacası kitapta devletin adalet ve emniyet gibi iki temel yapıtaşının tamamen cemaatin eline geçtiği iddia ediliyor.

Türkiye'nin çok güçlü bir devlet geleneği olduğundan övgüyle bahsedilir hep. Hanefi Avcı bu söylemi ters yüz eden açıklamalarda bulunuyor. Bulunuyor da ne oluyor? Bu kadar büyük bir iddianın araştırılması gerekirken araştırılanları hepimiz izliyoruz.

Araştırmalar sonucunda, önce Hanefi Avcı'nın çapkınlığını öğrendik, sonra işkenceci olduğunu en sonunda da kendisini miliyetçi-muhafazakar olarak tanımlamasına rağmen esasında Devrimci Karargah örgütü gibi sol bir örgüt üyesi olduğunu. Brad Pitt'in başrolünde oynadığı Fight Club'ı seyretmiş olanınız varsa hatırlar. Tam oradaki durum baş gösteriyor. Filmde gündüz kendi halinde gayet efendi birisi olan kahramanımız akşamları tamamen kişilik değiştirip bambaşka biri oluyordu. Hanefi Avcı'nın durumu da bence buna uyuyor. Bir yandan sağcı ve polis iken bir anda hop solcu ve terörist oluyor (Burada sağcı ve solcu ayrımları iyi-kötü anlamında değil, karşıtlık anlamında kullanılmıştır). Ben bunun sadece filmlerde olduğunu zannederdim meğer gerçekte de olabiliyormuş.

Benim anlamadığım bizim bu Fight Club hikayesine ciddi ciddi inanmamız bekleniyor ve ne yazık ki en acısı adına medya dediğimiz ve demokrasilerde 4. güç olarak bahsedilen yapı bizi bu hikayeye inanmaya zorluyor. Bu olay göstermiştir ki yandaş medya yandaşlık sınırlarını artık aşmış, olaylarda taraf haline gelip, kraldan çok kralcılık yapmaktadır.

Çok şükür ki, medyada yaşanan bütün bu yozlaşmaya karşın hala gazetecilik yapmaya çalışan insanlar bulunmaktadır. Fakat ne yazık ki onlarda şu an hedef tahtası haline gelmişlerdir. Bunun son örneği ise Vatan gazetesi yazarı Ruşen Çakır'dır. Hanefi Avcı'nın kitabı çıktığında kendisini NTV'de ki programına çağırdığı ve köşesinde Hanefi Avcı'nın iddiaları çok ciddidir, mutlaka incelenmesi gerekmektedir diye yazdığı için bugün kitabın bazı kısımlarını onun yazdığı yönünde manipülasyonlar yapılmaktadır.

Ruşen Çakır son dört yazısını Hanefi Avcı olayına ayırdı. Mutlaka okunması gerektiğini düşünüyorum. Onun için linklerini aşağıya veriyorum. Bu ülkenin gerçek gazetecilere olan ihtiyacı sanırım hiç bu kadar çok olmamıştı.

Gelelim Hanefi Avcı'nın kamuoyunda itibarsızlaşmasına yönelik yapılan diğer iki iddiaya yani, karısını aldatması ve işkenceci olmasına. Birinci iddaa için söylenecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bu kamuoyunu değil Bayan Avcı'yı ilgilendirir.

İkinci iddianın yani Hanefi Avcı'nın işkenceci olduğunun, iddia değil gerçek olduğunu Hanefi Avcı kendisi de söyledi zaten. Burada benim anlamadığım nokta şudur, Hanefi Avcı'nın zamanında işkence yapmış olması ile cemaat hakkında yazdıkları arasında ben bir bağlantı göremiyorum. Bu bağlantıyı kurabilen varsa çok takdir ederim. Zamanında işkence yaptı diye bütün söylediklerini göz ardı mı edelim. Adam diyor ki devlet elden gidiyor hatta gitmiş sizde diyorsunuz ki ama sen işkencecisin. Bence dam üstünde saksağan vur beline kazmayı lafı bu durumu çok güzel anlatıyor. Aman yanlış anlaşılmasın Hanefi Avcı'nın işkenceci yönünü aklamaya çalışmıyorum, bilakis işkenceden ötürü yargılanmasını çok isterim ama buradaki durum çok farklı. Resmen dezenformasyon yapılmaya çalışılıyor. Bu tuzağa düşmemek lazım bence.

Biraz uzun oldu kusura bakmayın ama bu konunun ülkenin geleceği için çok önemli olduğunu ve sürekli gündemde tutulması gerektiğini düşünüyorum.

Not: Zaman gazetesinde Hüseyin Gülerce, Fethullah Gülen'le görüşmüş ve ona Hanefi Avcı'yı sormuş. Fethullah Gülen'de kendisinin kimseye zarar veremeyeceğini söylemiş ve örnek olarak odasına giren arıya nasıl baktığını anlatmış. Eğer Fethullah Gülen anlattığında ciddiyse çok komik, şakaysa hiç komik değil.

http://haber.gazetevatan.com/avciya-bu-dunyada--cehennemi-yasatmaya-basladilar/331594/4/Yazarlar/73

http://haber.gazetevatan.com/hanefi-avci-neden-beni-aradi/331785/4/Yazarlar/73

http://haber.gazetevatan.com/iddialar-dogru-olsa-bile-hocaefendinin-haberi-yoktur/332509/4/Yazarlar/73

http://haber.gazetevatan.com/Haber/333118/1/Gundem

http://www.milliyet.com.tr/gulen-den-hanefi-avci-ya-dolayli-yanit/turkiye/sondakika/07.10.2010/1298610/default.htm

Çarşamba, Ekim 06, 2010

CHP'de Değişim Rüzgarları Sıkıntılı Esiyor

CHP'li üç kadın milletvekili (Canan Arıtman, Nur Serter, Necla Arat)Kemal Kılıçdaroğlu'nun üniversitelerde türban sorununu biz çözeriz açıklamalarına tepki vermişler. Aşağıda linki var. Ne yazık ki verdikleri tepki ile sınıfta kalmışlar. CHP'nin baş örtüsü sorununu çözme girişimine ne gerek var diyebiliyorlar.

Ama esas önemlisi Canan Arıtman'ın parti meclisi yeni üyesi Enver Aysever'in söylediği "CHP milliyetçilikten uzaklaşmalı, andımız okunmamalı" görüşlerine verdiği tepki, CHP'de bazı şeyleri değiştirmenin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Canan Arıtman bu söylemi PKK'nın söylemi ile eş tutuyor. Nasıl bir bakış açısıdır bu anlayamıyorum. Çoktan yapılması gereken bir şeyi 2010 yılında söylediğiniz zaman bile bu kadar uç tepkiler alıyorsunuz.

Allah CHP içindeki değişim yanlılarına yardım etsin.



http://haber.gazetevatan.com/chpli-kadin-vekiller-tepkili-gereksiz-yere-turbana-dolandik/332793/1/Gundem

Salı, Ekim 05, 2010

Bir Soru

Kafamı kurcalayan bir soru var, cevabını bir türlü bulamadım. Bilen varsa ve yardım ederse sevinirim.

Soru şu: Kadınlar neden erkeklerden önce emekli olur?

Herkesin bildiği gibi kadınların ortalama yaşam beklentisi erkeklerden yüksektir. Emeklilik de ortalama yaşam beklentileri dikkate alınarak hesaplandığı için, kadınlar daha fazla yaşamasına rağmen neden erkeklerden önce emekli olur?

Cuma, Ağustos 27, 2010

Uğur Gürses ve TİM

Radikal'de Uğur Gürses Türkiye İhracatçılar Birliği (TİM) nin sürekli olarak döviz kurlarından şikayet etmesine istinaden bir yazı yazmış.
Çok da güzel yazmış.
Okumak lazım.

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=1015779&Yazar=UĞUR GÜRSES&Date=27.08.2010&CategoryID=101

Çarşamba, Ağustos 25, 2010

CHP ve Kürtler: Mümkün Olmayan Birliktelik

Murat Yetkin Radikal gazetesinde ki bugünkü yazısında Kılıçdaroğlu'nun doğu ve güneydoğuda düzenlediği ve düzenleyeceği mitinglere gönderme yaparak, CHP'nin Fırat'ın öte yakasıyla barışmaya çalıştığını yazmış.

Bence bu konu yani Kürtlerin CHP'yi desteklemesi Türkiye'nin şu koşulları altında pek mümkün görünmemektedir.

Çünkü CHP'nin Kürtlerin hoşuna gidecek söylemler kullanabilmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. 80 öncesi o bölgeler CHP'yi desteklemiş olabilir ama o köprülerin altından hem 12 eylül hem de küreselleşme gibi çok kuvvetli iki akıntı sayesinde çok su geçti.

Mesele şudur ki, 80 öncesi Kürtlerin pozisyonları ile şimdiki istekleri çok farklıdır. 80 öncesi olay demokratikleşme çerçevesinde halledilebilecekken, şu an cin şişeden çıkmış ve istekler özerklikten başlayıp bağımsızlığa kadar gidebilmektedir. CHP gibi bir kurucu partinin üniter devlet yapısından farklı istekleri destekleyebileceğini beklemek kelimenin en basit haliyle safdillik olur bana göre. Bu yüzden ikisi de bu pozisyonunu koruduğu sürece CHP ve Kürtlerin yıldızının barışma ihtimali yoktur.

AKP ise tam burada devreye girerek işin içine din faktörünü katmaktadır. Turgut Özal'ın da yapmaya çalıştığı şey bu idi. Din birlikteliğini ön plana çıkararak Kürtleri ülkeye bağlamaya çalışıyordu. Bu saatten sonra dinin de çimento işlevi göreceğini zannetmiyorum. Başta da dediğim cin şişeden çıktı ve tekrar şişeye girmeye pek niyeti yok.

CHP bu aralar Kürt sorunu ile ilgili rapor hazırlıyormuş. Kılıçdaroğlu o raporun sonucunu beklediğini söylüyor. Açıkçası bende merakla bekliyorum. Umarım CHP ve Kürtlerin ortak paydada nasıl buluşabileceğine dair çözüm yolları vardır o raporda.

Çünkü Kürt sorunu Türkiye'nin en önemli sorunudur ve bu sorunun çözümü veya çözümsüzlüğü Türkiye'nin kaderini etkileyebilecek potansiyele sahiptir.

Pazartesi, Ağustos 23, 2010

Şarap Likörü ve Bozcaada

Bozcaada son yılların popüler mekanlarından. Bizde bu sene modaya uyalım dedik ve 3 günlüğüne adaya (Bozcaada'da yaşayanlar sadece "ada" diyor, bizde hemen kendimizi oraya adapte ettiğimiz için bizde öyle diyoruz:) gittik.

Adanın güzelliği ile ilgili her yerde bir sürü bilgi var zaten. Bu sebeple ben o konuya girmeyeceğim. Ben "Şarap likörü"nden bahsetmek istiyorum. Bozcaada'da tesadüfen keşfettiğimiz bir lezzet. Kahvenin yanında veriyorlar ve sanki kahveyi onun yanında veriyorlarmış havası estiriyor.

Eğer tatlı içkileri seviyorsanız insanı alkolik yapabilecek derecede güzel bir içki. Hemen araştırıp nasıl yapıldığını öğrendik. Merak eden varsa yazının devamına bekleriz efendim.

İşin sırrı, üzümün geç hasat edilmesinde yatıyor. Geç hasat edilen üzümler suyunun yaklaşık %20'sini kaybettiği için üzümde ki şeker oranı yüksek oluyor. Daha sonra bu üzümler etil alkolle karıştırılıp 12 sene evet yanlış okumadınız 12 sene bekletiliyor ve ortaya müthiş şarap likörü çıkıyor.

Gelelim bazı ayrıntılara; çok fazla üretilemiyor çünkü her sene üzümü geç hasat etmek mümkün olmuyormuş, genelde hastalık kapıyormuş üzüm. Bizim içtiğimiz likör 1998 yapımıydı, ondan önce ise 1995'de yapılmış

Normalde şarapların alkol oranı %12 civarında olur, bunun ise %18; yani çok güzel kafa yapma potansiyeline sahip.

Her ne kadar, adı şarap likörü olsa da esasında üzüm likörü sayılır. Çünkü şarap üzümün fermante olmasıyla elde edilir, burada fermantasyon olayı yok.

Bozcaada'da sadece Çamlıbağ şarapları Mistel markası ile üretiyor bu şarap likörünü. Yolunuz düşerse ısrarla isteyiniz.

Yalnız fiyatı adanın diğer şaraplarına göre biraz pahalı: 50 TL. Ama o parayı verdiğinize hiç pişman olmuyorsunuz. İnanın bana.

Meraklısına not: Şirince şarapları olarak bilinen meyve şarapları da aslında şarap değil, likördür. Onlarda meyvenin içine etil alkol karıştırılması ile elde edilir.

Cuma, Ağustos 20, 2010

Hanefi Avcı ve İnanılmaz İddialar




Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı bir kitap yazmış. “Haliç’te Yaşayan Simonlar" adlı kitabında inanılmaz iddiaalarda bulunuyor. Vatan gazetesi bir bölümünü yayınlamış. Okuduğunuzda tüyleriniz ürperecek, yalnız ve güzel ülkem bu hale nasıl düştü diye düşüneceksiniz. En önemlisi de cemaatin ulaştığı boyutların tahminlerin çok ötesinde olduğunu göreceksiniz.

http://haber.gazetevatan.com/hanefi-avcidan-cok-vahim-iddialar/324072/1/Gundem

Perşembe, Ağustos 19, 2010

"Evet Ama Yetmez" in Vebali Ağır Olur Sonra

Anayasa değişiklikleri için sayıca az ama etkisi çok ve kamuoyunda 2. cumhuriyetçi veya liberal solcu olarak adlandırılan kişiler "evet ama yetmez" diye bir jargon kullanıyorlar.

Neymiş efendim, bu anayasa değişiklikleri ülkedeki demokrasiyi ileriye götürecekmiş ama daha yapılacak çok iş varmış. O yüzden bu değişiklikleri başlangıç olarak kabul edip devamının gelmesini bekleyeceklermiş.

Benim anlamadığım bu arkadaşlar mı çok saf yoksa ben mi çok fesatım.

Ben şu şekilde düşünüyorum, bu anayasa değişikliklerini kim yaptı; AKP yaptı. "Evet ama yetmez" deki değişiklikleri kimin yapması beklenecek, AKP'nin (hem şuan iktidar hem de ben seçimlerde iktidarı kaybedeceklerini düşünmüyorum). Peki zurnanın zırt dediği yere geldik; AKP bu istenilen ve beklenen değişiklikleri neden bu sefer de yapmadı. Muhalefet izin vermedi desem olmuyor. Muhalefeti pek takmadıkları ortada. Zamanları yoktu desem o da değil.

Acaba diyorum, AKP bu değişiklikleri kendi iktidarını zayıflatacağını düşündüğü için yapmamış olmasın?

Nedir bu istenilen değişiklikler, seçim barajının düşürülmesi, siyasi partiler yasasının değiştirilmesi, YÖK'ün üniversiteler üzerindeki egemenliğinin kaldırılması, dokunulmazlıkların sınırlandırılması. Hepsi de bir şekilde AKP'nin işine gelmeyen değişiklikler. Eğer gerçekten dertleri demokrasi olsaydı bunları değiştirirlerdi, muhalefette destekliyordu bu değişiklikleri ama gündeme bile getirmediler. Çünkü dertleri demokrasi değil.

İnsanların bir-iki değişiklikle gözünü boyayıp tam kontrolleri altına alamadıkları yargıyı HSYK ve Anayasa Mahkemesi üzerinden kontrol etmeye çalışıyorlar. Aynısını farklı bir yoldan 50 sene önce Demokrat parti de denemişti.

Esasında çok kaba bir taktik ama insanların bu oyuna nasıl geldiklerini bir türlü anlayamıyorum. Başta da dediğim gibi ya onlar çok saf yada ben çok fesatım.

Neyse yapacak bir şey yok, referandumda bence bir sürpriz olmazsa evet çıkacak, ülke demokrasiden bir adım daha uzaklaşacak ve bunun vebali de "Evet ama Yetmez" diyenlerde olacak.

Cuma, Ağustos 13, 2010

Öfkeli Yıllar ve Tekerrür Eden Tarih



Altan Öymen'in muhteşem kitaplarının sonuncusu olan "Öfkeli Yılları" yeni okudum.

Konuya girmeden önce Öymen'in son kitabıyla birlikte diğer iki kitabı olan "Bir Dönem Bir Çocuk" ve "Değişim Yılları" nın mutlaka ama mutlaka okunması gerektiğini düşünüyorum. Yakın tarihimizi kendi anılarıyla harmanlayarak çok güzel bir şekilde anlatıyor. 1930'lardan sonra ülkede neler olduğunu, dış dünyadaki olayları öğrenmek istiyorsanız mutlaka bu kitapları okuyun ve okutun. Üslubu çok hoş, elinize aldığınız zaman bırakamıyorsunuz. Bu kadar reklam yeter sanırım şimdi konumuza dönelim.

Son kitap 1951-1955 arasını anlatıyor. Demokrat Parti (DP), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) arasında ki kavgaları ve çekişmelerden uzun uzun bahsediyor. Zaten o yüzden kitabın adı Öfkeli Yıllar. Kitabı okurken fark ediyorsunuz ki iktidar-muhalefet çekişmesi 50 sene öncede aynıymış. Sadece üsluptan bahsetmiyorum, konular bile aynı. Muhalefet iktidarı irtica ile yeteri kadar mücadele etmiyorsun diye suçluyor, iktidar tam da bu günkü gibi yargıyı ele geçirmek için hakim ve savcıları erken emekli edebilecek bir yasa geçiriyor. Tabi o zamanlar Anayasa Mahkemesi olmadığı için iktidar daha rahat.

Muhalefet demokrasiyi ortadan kaldırıyorsunuz diye iktidara yüklenirken, iktidar asıl demokrat biziz, sizin zamanınızda demokrasi yoktu diye karşı saldırıya geçiyor.

İktidar para verip gazete kurdurtuyor, hoşuna gitmeyen gazeteleri yola getirmek için onlara baskı uyguluyor. Ne kadar tanıdık dimi?

Yalnız bence bir olay var ki, Allahtan şuan ki iktidar henüz öyle bir şey yapmış değil, 1954 seçimlerinde Osman Bölükbaşı'ya oy verdiği için Kırşehir'i ilçe yapıyor. Zaten bence bu son nokta.

Marks'ın dediği gibi tarih tekerrür ediyor birincisi trajediyle sonuçlandı, ikincisinin komedi olması lazım, ama öyle mi oluyor bilemiyorum açıkcası.

Çarşamba, Ağustos 11, 2010

Kemal Kılıçdaroğlu ve Kaybolan Umutlar



Direk bodoslama konuya gireyim, Kemal Kılıçdaroğlu CHP'de ki özlenen değişimi yapabilecek bir lider değil bana göre.

Kılıçdaroğlu'ndan beklenen üç tür değişim var, birincisi partinin içini temizlemek yani partiyi daha özgürlükçü, daha kapsayıcı bir hale getirmek. Hizipçiliğin önünü kesmek. Bu konuda da öncelikle halletmesi gereken bir Önder Sav sorunu var (bilenler bilir ki CHP'de parti içi tamamen Önder Sav'dan sorulur, o nasıl isterse öyle olur) ama o sorunu ortadan kaldıracağına dair hiç bir emare göremiyorum, bilakis Önder Sav ve çevresi tarafından gittikçe daha fazla kuşatıldığını düşünüyorum. Mesela terörle ilgili Cumhurbaşkanı ile olan görüşmesine giderken yanında Önder Sav, Hakkı Süha Okay ve Kemal Anadol vardı. Bence bu güzel bir gösterge.

İkincisi, partiyi gerçek sosyal demokrat çizgiye çekmek. Bu konuda henüz ideolojik bir açılım göremediğim gibi Hürriyet gazetesinde yazdığı yazıda da liberal demokrat çizgiden bahsediyor. İdeolojik dönüşümün birden bire olmayacağını biliyorum ama en azından biraz öncü gösterge görmeği beklemeye hakkım olduğunu düşünüyorum. Gerçi öncü gösterge gördüm ama ters yönde gördüm.

Üçüncüsü, muhalefet tarzını değiştirmek. Yani salt laiklik üzerinden değil de insanları daha ilgilendirecek, daha duyarlı oldukları konularda AKP'nin yaptığı somut yanlışlar üzerinden muhalefet yapmak ve en önemlisi çözüm önerileri de getirebilmek. En başarılı olduğu konu bu görünmekle beraber ben bu konudan da çok tatmin olmuyorum. Çünkü, şu anda gördüğüm sadece yolsuzluk üzerinden bir muhalefet tarzı var ve çözüm diye sunduğu şeylerin çok da ayağının yere bastığına inanmıyorum. Ayrıca referandumla ilgili olarak Başbakanla girdiği polemikler, bana Deniz Baykal'ı hatırlatıyor, oysa ki insanlar Kılıçdaroğlu'nun ucuz polemikler değil daha sakin, daha ölçülü ve somut eleştiriler yapmasını bekliyor.

Bunların yanı sıra, entellektüel açıdan da çok dolu bulmuyorum. Tabi ki Tayyip Erdoğan'dan daha iyidir ama Erdoğan iyi hitabet üslubu ile bu açığını kapatabiliyor. Kılıçdaroğlu'nun hitabet konusunda da katetmesi gereken çok yol olduğunu düşünüyorum.

Bunlarla birlikte, bence çok önemli olan bir konu daha var: Gündemi belirlemek. Son zamanlarında Baykal anayasa çıkışı ile gündemi belirlemeyi başarabilmişti. Kılıçdaroğlu'nun da yapması gereken budur. CHP ülkenin gündemini belirleyebilmelidir. Ne yazık ki bu konuda da çok başarılı olduğunu düşünmüyorum.

Kılıçdaroğlu'nun parti başına geldiğinde ki rüzgar henüz tamamen sönmediyse de yavaşlamıştır. Bir an önce seçime gitmek bence CHP ve Kılıçdaroğlu'nun yararınadır. Çünkü her geçen gün ondan çok şey bekleyen insanların hayal kırıklıkları artmaktadır.

Sonuç olarak, CHP'de o çok özlenen ve beklenen değişim başka bir bahara kalmıştır. Daha çok yeni lider oldu diyenler çıkabilecektir ama bence 2,5 ay da göremediğimiz değişim emarelerini beklemenin sadece hayal kırıklığını artıracağını düşünmekteyim.

Sami Selçuk ve İstifası



Malumunuz Sami Selçuk daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi genelde liberal ve AKP'ye yakın tayfanın sevdiği bir isim veya isimdi desem daha doğru olacak. Çünkü özellikle Anayasa değişikliklerinin gündeme gelmesinden bu yana, AKP'nin yaptıklarını eleştiren bir pozisyon almıştı. Anayasa taslağındaki HSYK'nın seçimi gibi konularda hükümetin yanlış yaptığını söylüyordu.

Söylüyordu diyorum artık söyleyemeyecek. Çünkü çalıştığı gazeteden ayrıldığını açıkladı, Sebebi ise çok demokrat olan AKP yandaşlarının sahibi olduğu Star gazetesi yönetiminin kendisine olan tavırlarıymış. Kısaca, Sami Selçuk'un hükümeti eleştiren tavırlarından çok rahatsızluk duymuşlar. Adamcağız da istenmediğim yerde durmam deyip istifa etmiş.

Buradan daha önceki binlerce olaydan da çıkardığımız sonuç şudur ki, AKP sadece kendisine destek olunduğu zaman demokrattır.

Onun için kimse bana AKP bu ülkeye gerçekten demokrasi getirmek istiyor demesin.

CHP ve Liberal Demokrasi

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun iki gün önce Hürriyet gazetesinde bir yazısı yayınlandı. Kılıçdaroğlu anayasa referandumunda neden "hayır" denilmesi gerektiğini anlattığı yazısında sürekli olarak özgürlükçü demokrasi tarifini kullanıyor ve özgürlükçü kelimesinin yanına parantez içinde liberal yazıyor.

Yani, liberal demokrasiyi savunuyor. Ben bu işi anlamadım, CHP sosyal demokrasiyi savunan veya en azından söylemlerinde kullanan bir parti değilmiydi? Ne zaman liberal demokrasiye geçti? Ayrıca benim bildiğim liberal demokrasi sol kelimesi ile bağdaşmaz. Bu durumda CHP artık solda politika yapmayacağım mı diyor?

Kılıçdaroğlu'ndan beklenen bu değildi sanırım, partiyi değiştirmesi, dönüştürmesi bekleniyordu ama resmen 180 derece dönmüş olmadı mı parti şimdi?

Ya da ben söylediklerini yanlış mı algıladım?

Eğer gerçekten CHP artık liberal demokrasi taraftarlığı yapacaksa vay bu ülkenin haline diyorum.

Sonuç olarak benim için tam bir sükut-u hayal oldu bu yazı.

Perşembe, Temmuz 29, 2010

Bir de Rakı Şişesinde Balık Olsam

Kadının özlemlerini yansıtır, bugünü değil baş bir anı yaşama isteğini gizler bütün o saksılar, çiçekler, biriktirilen salkım saçak alışkanlıklar.
Öyle değil midir, Vita yağ'ın teneke kutusuna dikilen meşhur küpeliler, menekşeler...
Ünlü şairin dediği "bir de rakı şişesinde balık olsam" sözü, komşunun içini boşaltıp kutusunu kapının önünde koyduğu güzelim Chivas Regal'de kendini bulmuş. İçi gene o başka an'a ilişkin beklentilerle dolmuş, şimdi "kimbilir ne renk çiçek açacak" beklentisini taşımakta.

Perşembe, Mayıs 27, 2010

CHP'de Eşbaşkanlık Dönemi

Eveeet, Kemal abi CHP Genel Başkanı oldu.
Kemal abi daha mazbatasını almadan Deniz Baykal bir açıklamayla gündeme oturdu; üstelik 70'lerden kalma bir heyecan fırtınasının estiği, herkesin iktidar koşusuna geç kalmamak için eşofmanlarını bile giyemeden sokağa atlatığı bir anda Kemal abi'nin rolünü kapıverdi. Akşam Kemal abi kanal kanal dolaşırken heryerde ona Baykal'ın açıklamalarını sordular. O'da evet sayın Baykal'ın söylediklerine katılıyorum demekle yatinmek zorunda kaldı.
Ertesi gün Kemal abi genel merkeze gelip Baykal'ın koltuğuna oturdu. Gazetelere poz verirken partili partisiz yandaşların fotoğraf karesine girebilmek için birbirini çiğniyordu.
Baykal arabasına atladığı gibi gazetecilerle Formula-1 antrenmanı yapıp TBMM'ne geldi. Muhalefet kulislerine girerken mikrofonlar hazırlanmış, basın açıklaması için kürsü teşkil edilmiş, kameralar birbirini ezerek yer kapmaya çalışıyordu.

Baykal bu mikrofonlara konuştu.
Baykal ne demek istedi; Kemal'cim genel başkan oldun ama lider hala benim.
Bu rol çalma işi daha da devam edecek mi?
Bence kesinlikle devam edecek.
Baykal milletvekili odasına bile razı değil. Ne istiyor? TBMM ana binadan özel oda...
Yani üst katta Kemal abi, Sav'ın kanatlarının altında ter dökerken bir alt katta Baykal keyfini sürecek.
Cumartesi günü Parti Meclisi toplanacak ve MYK seçimi yapılacak. Seçim yapılacak dediysek seçim-miş gibi yapılacak Önder Sav, Kemal abi'nin MYK listesini açıklayacak. Parti Meclisi üyeleri el kaldırıp indirecekler. Sonra yılda 2 defa yapılacak toplantılarda görüşmek üzere ayrılacaklar.
Bu Kılıç Kesmez!
Kemal abi, genel sekreter Önder Sav, geleceğin genel sekreteri Hakkı Süha Okay ve Sav'ın diğer ekibi tarafından kuşatılacak. Kemal abi, açılıştan açılışa, bir TV'den diğerine koşturadursun Önder Sav ona her karede eşlik edecek. Hakkı Süha örgüt üzerinde inceden çalışmaya başlayacaktır.
Bu ekip ve bu anlayışla Kılıçdaroğlu ne yapabilir? Yapacağı bir süre genel başkanlık koltuğuna oturmak olur. Bu durumda bu Kılıç kesmez... Bu tabloda keseceğini kimse beklemez...
Hatırlayın 1 Ekim 2007 tarihinde (yani bir önceki kurultaydan hemen önce) Oğuz Oyan, Parti Meclisinden ve MYK'dan istifa etti. İstifa ederken kameralara, "son 7 seçimden başarısızlıkla çıkan Baykal inandırıcılığını kaybetmiştir" dedi. TBMM'deki odasında arkadaşlarına konuşurken ise: "önümüzdeki günlerde önemli gelişmeler olacak ve Baykal aday olamayacak. Önder Sav beni destekliyor. Önder beyin talimatıyla istifa ettim" diyordu.
Şimdi bu açıklamaları alın bu kurultaya yerleştirin. Ne görüyorsunuz?
Daha cumartesine birkaç gün var. Ben Oğuz Oyan'ın gene MYK'da görev alacağını bekliyorum. Hem de Önder Sav'ın talimatıyla.
PM listesine bir bakarsanız daha önce Baykal'ın karşısına aday olarak çıkmış ya da çıkmaya kalkışmış kim varsa listede. Haluk Koç, Oğuz Oyan, Hurşit Güneş, Umut Oran. Bunları daha çok tartışacağız ama gelişmelere şöyle bakmak gerekiyor. CHP'de eşbaşkanlık dönemi başlamıştır. Partinin lideri Deniz Baykal, Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'dur.
Oyun devam ediyor.
The opera ain't over until the fat lady sings" (yani, şişman kadın şarkı söylemeden opera bitmez)
Önder Sav asıl hareketi çekmedi. Tabii Baykal da...
İzleyelim...

Çarşamba, Nisan 28, 2010

Balyoz Darbe Planı ve Dezenformasyon İddiası

Balyoz Darbe planı uzun zaman ülke gündemi meşgül etti. Hatta İlker Başbuğ verdiği bir röportajda bu olayın şimdiye kadar karşılaştıkları en önemli olay olduğunu söyledi. Balyoz planını hazırladığı öne sürülen eski 1. Ordu komutanı Çetin Doğan tutuklandı.

Hatırlatmak gerekirse cuma namazı sırasında camilerin bombalanacağı, Ege'de bir jetimizin düşürülerek Yunanistan yapmış gibi gösterileceğine kadar çok inanılmaz iddialar vardı. Planın ortaya çıkışı da eski bir generalin bu planla ilgili belgeleri Taraf gazetesine vermesiyle olmuştu.

Çetin Doğan'ın kızı Pınar Doğan ve Amerikalı eşi Dani Rodrik (ki kendisi Harvard üniversitesinde dünyaca bilinen bir iktisat profesörüdür) Balyoz planının sahte olduğunu iddia ediyorlar ve bununla ilgili bir internet sitesi de açmış durumdalar. Son olarak bu konuyla ilgili bir sunum hazırlamışlar.

Vatan gazetesinde ki ilgili haberin sonunda yer alan dosyayı indirirseniz bu sunuşa ulaşabilirsiniz. Gerçekten enteresan noktaları yakalamışlar, bence konuyla ilgili herkesin bakması gereken bir sunuş olmuş.

Özetle bu olayın tam bir dezenformasyon hikayesi olduğunu bazı gerçeklerin yalanlarla beraber verildiğini ve tabiri caizse "at izinin it izine karıştığı" bir durum olduğunu iddia ediyorlar.

Okuyun ve kararı siz verin.



http://www9.gazetevatan.com/balyoz-planinin-sahte-olduguna-dair-10-ipucu/302542/1/Manset

Çarşamba, Nisan 21, 2010

Asker Sayımız Yetersizmiş!

Son günlerde bedelli askerlik tartışması tekrar alevlendi. Uzun zamandır bedelli askerlik bekleyen bir grup var ama bir türlü vuslata erememişlerdi. Şimdi Başbakan katıldığı bir programda bedelli olabilir mealinde bir laf edince ortalık tekrar hareketlendi.

Bedelliyi savunanlar kadar karşı çıkanlar da var, iki tarafın da bence kendine göre haklı yönleri var. Fakat dün emekli tümgeneral Armağan Kuloğlu'nun dile getirdiği bugün de Milliyet gazetesi yazarı Melih Aşık'ın köşesinde bahsettiği bir durum var ki ben hiç anlamıyorum. Denilen şu; hali hazırda asker sayısı askeriyenin ihtiyacının %65'ini karşılıyormuş o yüzden bir de bedelli çıkarsa bu oran daha da düşüp sıkıntı yaratabilirmiş. Bu oranı tabii ki kafalarından atmıyorlar, İlker Başbuğ'un verdiği bir oran.

Afedersiniz ama benim kafam bu oranı almıyor. Türk ordusunun asker sayısı ile ilgili tam bir rakama ulaşamadım. Fakat genelde sözü edilen 600 bin asker sayısını doğru kabul edersek, bu durumda gerekli asker sayısı 1 milyon oluyor.

Sürekli asker sayımızın fazla olduğundan ordunun daha küçük ama daha etkili bir şekilde yapılandırılmasından hatta profesyonel orduya geçiş yapılmasından bahsedilirken, genel kurmay başkanının esasından bizim asker sayımız olması gerekenden az dediği zaman biraz garip oluyor. Çünkü askere giden insanlarla konuştuğunuz zaman da hemen hepsi hiç bir şey yapmadığından çoğu zamanının boş geçtiğinden bahsediyor. Mesela milletvekili İhsan Arslan 65 bin askerin sosyal tesislerde görev yaptığını söylüyor.

Sonuç olarak bedelli askerliğe karşı çıkma bahanesi olarak asker sayısının yeterli olmadığı tezi bana inandırıcı gelmiyor. Bu konuda bilgisi olan varsa ve paylaşırsa sevinirim.

Salı, Nisan 20, 2010

Süleyman Yaşar ve Saçmalardan Seçmeler

Taraf gazetesinin ekonomi yazarı Süleyman Yaşar bugünkü yazısında Başbakan ve TOBB arasında ki polemikle ilgili yazmış. İş adamlarına kelimenin tam anlamıyla giydirirken Başbakanı yücelten bir yazı yazmış.

Ben yazarın son iki paragrafa kadar haklı olduğu konular olmakla beraber çok keskin bir iyi-kötü ayrımı yaptığını ve gerçekte o ayrımın o kadar keskin olmadığını düşünüyorum.

Son iki paragrafta ise kelimenin tam anlamıyla zırvalamış. Üzerine söylenecek çok şey var ama benim asıl değinmek istediğim nokta yazarın sondan bir önceki paragrafta söyledikleri "Peki, işadamları sağcı olarak bilinen Erdoğan ve Özal’la niye çatışıyorlar?" diye soruyor Süleyman Yaşar ve cevap olarak "Çünkü Erdoğan ve Özal, Müslüman değerlere sahip oldukları için emeğin sömürüsüne karşı çıkıyorlar." diyor. Acaba yanlış mı anladım diye cümleyi birden fazla kere okudum. Ama hayır yanlış anlamamışım, açık açık Erdoğan ve Özal'ın emeğin sömürüsüne karşı çıkmalarını müslüman olmalarına bağlıyor. Şimdi bu cümlenin neresinden tutsam bilemedim.

Birincisi, Özal ve Erdoğan'ın emeğin sömürüsüne karşı çıkan politikacılar olduğunu söyleyene ancak gülerler. Olaylara bu kadar da ideolojik bakılmaz, ayıp yani. Erdoğan ve Özal olsa olsa bu ülkede emeğin sömürüsünü yaygınlaştıran politikacılar olarak anılır.

İkincisi ve daha vahimi bu cümleden Erdoğan ve Özal'ın dışındakı politikacıların emeğin sömürülmesine ses çıkarmadıkları çünkü onların müslüman değerlere sahip olmadıkları anlamı çıkar ki bu cümlenin abukluğunun sınırları belirtmek için kelimeler yetersiz kalır diye düşünüyorum.

Süleyman Yaşar'ın bu yazdıkları samimi düşünceleri mi yoksa Erdoğan'ı öveceğim diye mi bu kadar saçmalıyor bilmiyorum ama biraz insaf ve vicdan lütfen.



http://taraf.com.tr/makale/10963.htm

Pazartesi, Nisan 19, 2010

Sümela Manastırı'nın İçler Acısı Hali


Hafta sonu özel bir iş için Trabzon'a gittim. Madem oralara gidiyoruz, gitmişken bari Sümela Manastırını da gezelim dedik. Hay demez olaydık. Büyük beklentilerle gittik ama tam bir sükut-u hayal oldu.

Yıllar yılı Sümela Manastırı'nın fotolarını görür ve doğal olarak çok etkilenirdim ama şu manastırın içini niye göstermezler diye de düşünürdüm oraya gidince sebebini çok iyi anladım. Çünkü görülecek bir şey yok, daha doğrusu görülecek şeylerin devlet-vatandaş işbirliği ile içine etmişiz.

Devlet kısmından başlayacak olursak, restorasyon yapacağız diye yeni binalar dikmişler manastırın içine. Bildiğiniz köy evi tarzı yeni taşlardan evler, duvarlar yapmışlar. Bir de çok kötü bir işçilikle yapılmış, insan resmen utanıyor o durumları görünce. Paraya mı kıyamamış devlet yoksa çok mu beceriksiz birilerine vermiş restorasyon işini, bilmiyorum ama inanılmaz kötü durumda Manastır.

İşin vatandaş kısmına gelecek olursak, herkesin bildiği duvarlara yazı yazma hastalığımız burada da kendini göstermiş. O güzelim duvarlara herkes adını, aşkını, saçma sapan şeyleri kazımış ve inanın sadece erişilemeyen tavanlar kalmış, onun dışında her yer kazılmış durumda.
Bir de Manastırda ki freskleri özel olarak tahrip etmişler. Fresklerde ki insan yüzleri teker teker özenle kazınmış. Tavandakiler hariç neredeyse hiç bir yüz görünmüyor.

Bu kadar önemli ve tarihi bir yapının bu hale gelmesine insan hem çok üzülüyor hem de çok kızıyor. Çok şey söylenir bu durumla ilgili olarak ama bazılarını söylemeye terbiyem elvermiyor açıkçası.

Ekonomi Türk Kitabı Piyasaya Çıktı

Birlikte öneriyoruz kısmında yer alan Ekonomitürk blogunun yazarı İnan Doğan'ın kitabı piyasaya çıktı. Ekonomi ile ilgisi olan herkese mutlaka tavsiye ederim. Özellikle medyadaki ekonomi yorumcularının cahilliklerini görmek istiyorsanız zaman kaybetmeden okuyun.

http://ekonomiturk.blogspot.com/2010/04/ekonomi-turk-kitab-piyasaya-ckt.html

Cuma, Nisan 16, 2010

Cengiz Çandar'ın Bugünkü Yazısı

Cengiz Çandar bu günkü yazısında Ahmet Türk'ün uğradığı saldırı konusunu ele almış. Özellikle isim vermeden Ahmet Türk'ün yediği yumrukla ilgili olarak "çok da haksız değildi o yumruk" anlamına gelebilecek bir yazı yazan Yılmaz Özdil ve onun gibi düşünenleri eleştirmiş.

Eleştirmiş eleştirmesine de, topa çok sert ve faüllü girdiğini düşünüyorum. Özellikle aşağıdaki iki paragrafta kızgınlıkla, gerçeği yansıtmayan ve barışı değil şiddeti körükleyen ve bence maalesef faşizan bir dil kullanmış.

İlk paragrafta Ahmet Türk'e atılan yumruğun doğrudan Kürtlere atıldığını söyleyerek milliyetçi ve ayrıştırıcı bir söylem kullanmış ki Ahmet Türk bile bu şekilde konuşmaz iken Selahattin Demirtaş'ın söylemlerine yanaşmış.

İkinci paragrafta ise kendince ilk paragrafta yaptığı yorumu temellendirmek için olayın neden münferit olmadığını açıklamış. Açıklamış ama açıklamasa daha iyiydi dedirten türden bir bahane kullanmış. Neymiş efendim olayın münferit olmama sebebi, olaydan sonra Ahmet Türk'ün açıklamalarına rağmen Güneydoğuda olaylar çıkmış. Af edersiniz ama güneydoğuda çıkan olayların hepsinin son derece haklı sebeplerle çıktığını iddia eden ve bu olaylara meşruiyet kazandıran bu yoruma katılmak mümkün olmadığı gibi son derece sakıncalı bir bakış açısını da ortaya koyduğunu düşünüyorum.

Evet, Ahmet Türk'e yapılan saldırının hiç bir mazur görülecek tarafı yok ama bu saldırıyı haklı görenlere laf çarpacam diye diğer uca savrulmanın da hiç bir mazereti yok.

İlk Paragraf
"Evet. Ahmet Türk’e saldırı Kürtlere yönelik, çeşitli biçimler ve yöntemlerle 80 yıldır süregelen saldırganlığın bir 2010 türüdür. Türkiye Kürtlerinin en barışçıl, en sağduyulu, en bilge, en dengeli, en deneyimli ve hatta en yaşlı siyasi şahsiyetine “şiddet içeren” böyle bir saldırı, Türkiye’nin Kürtlerine yönelik bir “bölücü” saldırıdır.

İkinci Paragraf
Samsun’daki saldırı kendini bilmez bir meczupun “münferit” bir hareketi olsaydı, Ahmet Türk’ün onca yatıştırıcı açıklamasına rağmen, anında Hakkari, Yüksekova, Şemdinli, Cizre, Silopi, Şırnak ayağa kalkmazdı."

Bu da yazının linki (tamamını okumak isteyenler için)

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/14435864.asp?yazarid=215&gid=61

Çarşamba, Nisan 14, 2010

Sami Selçuk'un HSYK Önerisi

Liberallerin çok sevdiği bir hukukçu olan Sami Selçuk Radikal gazetesine HSYK'nın yapısıyla ilgili görüş ve önerilerini anlatmış.

Ben çok mantıklı buldum. İşin enteresanı Sami Selçuk'un görüşleri AKP'nin yapmak istediği değişikliklerden neredeyse taban taban zıt.

Kuvvetle muhtemel ki bu görüş ve öneriler AKP'nin işine gelmedği için çooook liberal yazarlar tarafından görmezden gelinecek.

Bence bu karmaşa içinde çok iyi bir kılavuz olmuş Sami Selçuk'un söyledikleri.

Mutlaka okunmalı.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=991419&Date=14.04.2010&CategoryID=78

Salı, Nisan 13, 2010

CHP'den Gerçek Muhalefet

Deniz Baykal'ın AKP'nin yapmayı düşündüğü anayasa değişikliği ile ilgili yaptığı öneriden mütevellit uzun zamandan sonra ilk defa CHP ülke gündemini belirleyen pozisyona girmiştir.

CHP'nin ihtiyacı olan tam da budur zaten; Gündemi belirlemek. Sürekli edilgen durumda olan, iktidarın her dediğine "istemezük" diye yaklaşan ve alternatif üretmeyen bir parti olarak çok yıpranan CHP'nin bu çıkışı çok akıllıca olmuştur.

Daha önce çokça söylediğim gibi Türkiye gerçekten kötü yönetiliyor. Fakat insanlara alternatif sunmadığınız sürece insanlar bunun çok da farkına varamıyor. CHP ilk defa ülkeyi bu kadar geren bir konuda gerginliği düşürüp sorunu çözmeye yönelik bir çıkış yapmış oldu.

Demek neymiş, mesele iktidarı körü körüne eleştirmek değil, mesele eleştirdiğiniz konu ile ilgili ortaya çözüm de koyabilmekmiş.

Bu çıkışı bir başlangıç olarak görürsek ve CHP AKP'nin ülkeyi kötü yönettiğini, ülkeyi sürekli germeye çalışıp bu gerilim üzerinden prim yapmaya çalıştığını ortaya koyabilir ve AKP'nin ürettiği politikalara alternatif, ayakları yere basan politikalarla karşı koyar aynı zamanda da Mayıs daki kurultayında sürekli sözü geçen gençleşmeyi başarabilirse, iktidar alternatifi olabilir.

Amma velakin, bir olaya bakıp bu kadar umutlanmanın doğru olmadığını bende biliyorum fakat "umut fakirin ekmeği ye memet ye" diye bir laf vardır. O yüzden insan her ne kadar hayal kırıklığına uğramak istemese de hayal kurmadan duramıyor.

Cuma, Nisan 09, 2010

Vize İşkencesi

Malumunuz çoğu hatta sanırım bütün Avrupa ülkelerine gidebilmek için vize almak gerekiyor. Özellikle AB'nin şengen diye bir vize uygulaması var, ilk olarak gideceğiniz ülkeden alıyorsunuz sonra o vize ile bütün şengen ülkelerinde gezebiliyorsunuz. Büyük kolaylık sağlıyor gibi görünüyor ama tabii vizeyi alabilirseniz.
İşin enteresanı vize ortak ama o vizeyi alabilmek için gereken evraklar ülkelerin kafasına göre değişiyor.
Şu aralar Avusturya vizesi almak için uğraşıyorum ve inanın sıtkım sıyrıldı. İstedikleri evrakların fazlalığı bir yana vize görüşmeniz için randevu almanız gerekiyor ve randevu alabilmek 26 TL bayılıyorsunuz. Vize içinde ekstradan 60 Euro veriyorsunuz. Çok ucuz çook :)
İstedikleri evraklar ise kelimenin tam anlamıyla çıldırtıcı. Tam 19 değişik evrak istiyorlar. Yani ben bir insandan 19 değişik evrak çıkabileceğini bilmiyordum onu da öğrenmiş oldum böylece.
Birde her evrakın fotokopisini istiyorlar ve en önemlisi onların istediği sırada vermek zorundasınız evrakları yoksa başvurunuzu geri çevirip 60 Euro+26 TL'nizin üzerine yatma ihtimalleri var.

İstedikleri evraklar,
1.İmzalanmış, SCHENGEN başvuru formu (Form1)
2.ÖNEMLİ BİLGİ!EVRAKLAR SIRALI OLARAK, ASIL VE FOTOKOPİ ŞEKLİNDE 2 AYRI DOSYA HALİNDE SUNULMALIDIR.
3.En az 6 ay geçerliliği olan imzalanmış pasaport,ilk verildiği tarihten itibaren 10 yılı aşmamalıdır
4.A4Kağdına Pasaportun 2., 3., 60., geçerlilik süresi gösteren sayfa ve Vizeler sayfalarının fotokop.
5.2 adet yeni çekilmiş biometrik vesikalık fotoğraf
6.Seyahat ve sağlık sigortası poliçesi aslı. Vize başvurusu sırasında sunulmalıdır..
7.Son 6 aya ait banka hesap özeti, tapu, araç ruhsatı ve malvarlığı belgeleri aslı ve fotokopisi.
8.İşverenden alınmış, seyahati süresince çalişma ve izin onay belgesi aslı ve fotokopisi.
9.SSK işe giriş bilgirgesi aslı ve fotokopisi.
10.SSK hizmet dökümü fotokopisi.
11.Son üç ayın maaş bordrosu aslı ve fotokopisi.
12.Vergi Levhasının ön ve arka sayfasının fotokopisi.
13.6 aydan eski olmayan Faaliyet belgesi aslı ve fotokopisi.
14.Ticaret odası sicil kaydı sureti aslı.
15.İmza sirküleri fotokopisi
16.3 haftadan eski olmayan Vukatlı Nüfüs Kayıt Örneği aslı ve fotokopisi, Tercümesi ve Noter tasdikli
17.Varsa eski pasaportlar sunulmalı.
18.Avusturya daki konaklama şeklinin belgelenmesi gerekmektedir.(Otel rezv. gibi)
19.Avusturya ya seyahat vasıta belgesinin aslı ve fotokopisi (Gidiş - dönüş uçak rezervasyonu)
20.60 Euro Vize İşlem Ücreti, randevudan 3 iş günü önce, başvuru sahibi adına İş Bankasına yatırılmalı.

Ne kadar şukela di mi, bütün gizli bilgilerinizi istiyorlar. Bence işin en ilginci 16numara. Vukuatlı nüfus kayıt örneği, Almanca tercümesi ve noter onayı istiyorlar. Bir benim ailemden size ne kardeşim. Tabi kendilerince mantıkları şu: ailenin başka bir ferdi Avusturya'da mı acaba, bende onun yanına gidip orada kalır mıyım. Yuh yani diyorum kendilerine. İki bütün belgeler türkçe olabiliyor da bu belge niye Almanca olmak zorunda. İstedikleri bu belgeyi elde edebilmeniz için tercüman artı noter parası 50-60 TL daha veriyorsunuz.

Birde bütün belgeleriniz tam olsa bile adamlar canları istemediği için size vize vermeyebilir ve sizin de bütün paralarınızın üstüne soğuk su içeceğiniz gibi herhangi bir hak arama veya açıklama alma durumunuz da olmaz.

Bu benim Avusturya için yazdıklarımın bir çoğu bütün AB ülkeleri için geçerli. Eğer AB'ye gitmeyi düşünüyorsanız üç aşağı beş yukarı bütün bu çileleri çekmeniz gerekiyor. Biraz daha çile çekseniz zaten nirvanaya ulaşacaksınız.

Burdan konuyu hemen politikaya bağlamak gerekirse Suriye, Lübnan gibi ülkeler ile vizeyi kaldırmak güzelde asıl şu şengen işini halletmek lazım. Hemen AB'ye vizesiz girelim modunda değilim ama hükümet en azından şu prosedürleri kolaylaştırmak için adımlar atsa hiç fena olmaz.

Bu arada meraklısına not: İnternetten Avrupa'ya ucuz bilet bulursanız bu görünmeyen ama sağlam acıtan maliyetleri hesaba katmayı unutmayın. Şimdi şöyle kaba bir hesap yaparsak eğer ilk defa pasaport çıkarıyorsanız 138 TL pasaport parası, AB en azından 6 aylık pasaport süresi istediği için pasaportunuzu 1 yıllık uzatırsanız ilave 180 TL. Vize randevu ücreti 26 TL, vize ücreti 65 Euro(60 euro ama bankaya parayı yatırıken banka komisyon aldığı için size 65'e geliyor). Sağlık sigortası yaklaşık 30TL. Yani toplamda 500 TL gibi bir rakama ulaşıyorsunuz. Sağolsunlar bir yandan gideceğiniz ülke öbür yandan güzide ülkemiz iki yanağımızdan bizi bir güzel öpüyor haberiniz olsun.

Pazartesi, Mart 29, 2010

TRT'nin Yandaşlığı

TRT'nin hükümet yandaşlığı yapması artık haber değeri olmayan bir durum haline geldi gelmesine ama gene de bu kadar da olmaz dedirten durumlar olmuyor değil.

Mesela bu sabah işe gitmeden önce TRT'de ki bir programda gazetelerden haberler okunuyordu. Sunucu önce gazetenin manşetini okuyor sonra da manşetin altındaki 3-4 satırlık haberi okuyordu. Ağırlığı yandaş basına verdiklerini söylemeye zaten gerek yok ama bir de Cumhuriyet'i okurken sadece manşeti hızlı bir biçimde okuyup geçti, manşetteki haberi okumadı bile.

Yani Cumhuriyet'teki bir haberi 2-3 satırda olsa okumaya bile tahammüleri yok.
Bu kadar da olmaz artık dedirten bir durum bence. Bilmiyorum hükümetin böyle bir talimatı mı var yoksa kraldan çok kralcılık mı yapıyorlar ama demokratik bir durum olmadığı kesin.

AKP'nin çok demokrat olduğunu söyleyip duranlara duyurulur.

Çarşamba, Mart 17, 2010

Demokrat! Başbakan

Anlı şanlı über demokrat başbakanımız BBC'ye verdiği röportajda Türkiye'de yaşayan 100 bin kaçak Ermeni olduğunu ve bunların sınır dışı edilebileceğini söylemiş.

Bu son derede demokrat! tavrı için Başbakanımızı kutluyorum ama Başbakanımızın bu tavrını eksik buluyorum. Bence sadece kaçaklar yetmez Türk vatandaşı olan Ermenileri'de sınır dışı edelim de ülkece rahat bir nefes alalım.

Böylece ülke olarak bütün sorunlarımızı çözmüş oluruz ve kısa sürede dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri oluruz!

Ne diyelim böyle bir başbakana sahip olmak her ülkeye nasip olmaz!!!

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2010/03/100316_bbc_erdogan_intw_update.shtml

Cuma, Mart 12, 2010

Financial Times ve Türkiye'de Muhalefet Sorunu

Bugün Financial Times'da çıkan bir yazının linkini veriyorum.

Siz ne düşünürsünüz bilmiyorum ama adamlar benimle neredeyse aynı düşünüyor diyebilirim.

Türkiye'nin esas sorununu çok güzel bir şekilde analiz etmişler.

http://www.milliyet.com.tr/ft-turkiye-nin-gercek-sorunu-muhalefet-/dunya/sondakika/12.03.2010/1210411/default.htm

Çarşamba, Mart 10, 2010

Melih Gökçek ve Bir Manipülasyonun Analizi

Ankara'da ki toplu taşıma araçlarına yönelik meşhur indirimden sonra malumunuz belediye başkanımız Melih Gökçek her bulduğu fırsatta ağlıyor. Sürekli olarak bir yandan şöyle zarar ediyoruz böyle zarar ediyoruz diye mağdur edebiyatı yapıyor diğer yandan seferlerin sayısını azaltmak zorunda kalacağız diyerek aba altından sopa gösteriyor.

Benim bütün bu açıklamalarda ilgimi çeken ise bugün Akşam gazetesine yaptığı açıklamanın bir bölümü oldu. Başkanımız diyor ki, "2003 ile 2010 arasında enflasyon farkı %124,5 ama buna karşılık Ankara Belediyesi'nin yapmış olduğu zam yüzde 85; yani enflasyonun yüzde 40 altında. Böyle olmasına rağmen fiyatların yarı yarıya düşürülmesi ister istemez bizi çıkmaza sokuyor".

Ben enflasyonun %124,5 artmasına takıldım ve TÜİK'in sayfasından enflasyon rakamlarıyla karşılaştırdım ve BİNGO sonuçta Melih Gökçek'in kullandığı rakamın yanlış olduğu ortaya çıktı.

Bir kere Gökçek 2003 yılının fiyatlarına dönüldü diyor ama doğrusu 2004 olacak çünkü 2003'te yapılan zam 1 Ocak 2004'ten geçerli olmuştu. Linki aşağıda, isteyen bakabilir.

O yüzden enflasyon hesabı yapılırken 2004'ten günümüze enflasyonu hesaplamak gerekir. Ben hesapladım bile, demiyorum çünkü hesaplanmışı var, TÜİK'in sayfasında 2003=100 olan endekse göre TÜFE bu süre içinde % 76 civarında ÜFE ise % 70 civarında artmış. Yani % 124,5 diye bir artış yok, kendisinin bu rakamını nereden hesapladığını bilen varsa ve söylerse sevinirim.

İkinci olarak belediyenin yaptığını iddia ettiği % 85 zam oranına takıldım. Bilet bedeli 90 kuruştan 185 kuruşa çıkmıştı. Bu da % 105 oranında zam demek. Kuvvetle muhtemeldir ki Gökeçek'in hesapladığı öğrenci biletlerine yapılan zam. Zaten Ankara'da herkes öğrenci ya, zammın gerçek maliyetinin böyle hesaplanmasında bir sorun olmaz !!!

Sonuç olarak Melih Gökçek rakamları çarpıtarak mağdur edebiyatı yapmaya çalışıyor ama gerçek rakamlar durumun öyle olmadığını gösteriyor.


http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/246193.asp?cp1=1


http://www.aksam.com.tr/2010/03/10/haber/guncel/10372/ankaralilara_kotu_haber.html

Kadın Erkek Farkı

Burası Ankara'da bir ofis. Aynı odada 3 kişi çalışıyor (biri burada görünmüyor). Pencere kenarında karşılıklı 2 masa var. Sağdaki masada bir kadın çalışıyor, soldaki masada ise erkek. Aradaki on farkı bulabilir misiniz?
1. Sağdaki masanın sahibi sadece pencere ile yetinmemiş, o boş duvarı bir de tablo ile süslemiş. Solda ise bu tür çabalardan eser yok. Duvar kendi benliğiyle başbaşa sadece duvar olarak kalmış.
2. Sağdaki masada bir takım çalışma izleri bulmak mümkün. Dosyalar, kağıtlar, notlar. Soldaki masada tek bir dosya var o da varlığıyla kalmış herhangi bir hayat belirtisi yok.
3. Sağdaki masada yaşam izleri bulmak mümkün. Anlaşılan burada oksijen ve su bulunmuş durumda. Masadaki saksıdaki çiçekle yetinilmemiş vazoda da günlük çiçekler var. Soldaki masaya bakmaya vicdanım elvermiyor. Saksıdaki tüm yaşam izleri silinmiş. Ama ibret alınması ve masaya bir daha bu tür saldırılar (çiçek, bitki gibi yaşayan varlıklar) olmaması için kurumuş bitki kalıntıları (cesetten parçalar) özenle korunuyor.
4. Pencere önüne dikkatleri çekmek istiyorum. Sanki gizli bir el pencereyi tam ortadan ikiye bölmüş. Sağdaki masanın sahibi oraları biblolar, heykelciklerle canlandırmaya çalışmış. Solda ise terkedilmiş kasabalar kadar sessiz, kimsesiz, el sürülmemiş bir beklenti hakim.
Buraya bakınca bile kadınlarla erkeklerin yaşama ne kadar farklı yerlerden baktığını görmek mümkün. Açıkçası kadınların yaşama bağlılığını da takdir etmek gerekiyor.

Salı, Mart 09, 2010

Bir Turnosol Kağıdı Olarak Selma Kavaf'ın Açıklamaları


AKP'nin kadından sorumlu bakanı Selma Kavaf verdiği röportajın bir yerinde eşcinselliği bir hastalık olarak gördüğünü ve eşcinsellerin tedavi edilmeleri gerektiğini söylemiş.

Bununla ilgili 2 gündür medyada yorumlar yapılıyor zaten. Genelde bakanın bu söylemi eleştiriliyor. İyi de yapılıyor.

Yalnız ben burada başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Bu olayın turnosol kağıdı etkisi yarattığını düşünüyorum. Eşcinsellere hastalıklık insan muamelesi yapmak, adını tam koyarsak, faşizan bir bakış açısıdır bence ve her kendini demokrat olarak adlandıran insanın karşı çıkması gereken bir durumdur.

Medyada benim görebildiğim kadarıyla özellikle kendini liberal olarak adlandıran ve ancak kendine liberal olan kimselerden bu konuda herhangi bir ses çıkmadı. Çok önemsememişlerdir bu açıklamaları, argümanını da doğru bulmuyorum. Çünkü yapılan ne olursa olsun insan hakları ihlalidir ve bu konuda çok! duyarlı olan insanlardan ses çıkmamıştır.

İkinci olarak iktidar partisinden benim duyduğum herhangi bir açıklama olmamıştır. Bir milletvekili veya bir il başkanı AKP'nin düşüncesinin tersi bir açıklama yaptığı zaman hız kaybetmeden açıklama yapan iktidar partisi bu durumda kendi bakanının söylediği laflar için bırakın özür dilemeyi biz öyle düşünmüyoruz bile dememiştir.

Sükutun ikrardan geldiği varsayımından ve AKP'nin geçmiş uygulamalarından (zina tartışması, içkili mekanların kent dışına çıkarılması vs.) yola çıktığımızda vardığımız nokta aynıdır; AKP, bakanının bu söyleminde bir gariplik görmemektedir. Bu da AKP'nin hep iddia edildiği gibi demokrat duruşa sahip bir parti olmadığını ancak ve ancak kendine demokrat olduğunu gösteren onlarca örnekten biridir.

AKP'nin Türkiye'de demokrasinin önünü açan parti olduğu görüşünün hala ve ısrarlı bir şekilde öne sürülmesinden ciddi anlamda sıkılmış durumdayım. Özellikle de liberallerin at gözlüğü bile diyemeyeceğim çerçevede olaylara bakıp yorumlaması artık kabak tadı vermeye başladı.



http://www.hurriyet.com.tr/pazar/14031207.asp?gid=59

Cuma, Mart 05, 2010

Yalçın Doğan, Enflasyon, TÜİK

Ekonomiden hiç anlamayıp, ekonomi yorumu yapan köşe yazarlarına acayip gıcık oluyorum.

Çoğu tamamen ideolojik olarak ya hükümet lehine ya da hükümet aleyhine yazmak için rakamların işine gelen kısmını alıyor veya yalan yazıyor.

Daha önce dediğim gibi birlikte öneriyoruz kısmındaki ekonomiturk blogu bu işi yapanları çok güzel bir şekilde deşifre ediyor.

Benim bugün bu yazıyı yazmamın sebebi ise Yalçın Doğan adlı Hürriyet gazetesindeki köşe yazarının enflasyonun hesaplanması ile ilgili yazdığı abuk subuk yazı. İlgilenenler için linkini aşağıya koyuyorum.

Yazısının başlığı "Kaş aldırma, deve eti, matkap vaziyeti". Aklı sıra Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) hesapladığı enflasyonla ilgili olarak enflasyon sepetinin içindekilerle dalga geçiyor.

Yok neymiş efendim böyle enflasyon mu hesaplanırmış ona neymiş matkap fiyatından esas günlük tüketim ürünlerindeki artışa bakmak lazımmış vs. Bir de her malın ağırlığı aynı mı olurmuş, günlük tüketilen ile aylık tüketilen farklı olmalıymış falan.

Hani bir laf var ya cehaletin bu kadarı ancak eğitimle mümkün diye, cuk diye oturuyor buraya.

TÜİK'in enflasyon sepetini nasıl oluşturduğunu bilmiyorsan bi zahmet araştır diyecem ama asıl mesele hükümete çakmak olduğu için yalan yanlış yazmaktan gocunmuyor.

Bilmeyenler için anlatalım kısaca, TÜİK'in hane halkı araştırma anketleri vardır. Öyle 2-3 bin kişiyle değil çok daha fazla sayıda hane halkı ile görüşülür. Onlara form verilir ve harcamalarını kuruşu kuruşuna buraya not etmeleri istenir. Daha sonra bu formlar toplanır ve insanların gelirlerini hangi mal ve hizmetler için harcadıkları bulunur ve bu mallardan bir sepet yapılır. Bu sepetteki malların ve hizmetlerin ağırlı da tabi ki aynı olmaz, her mal ve hizmet insanların gelirindeki harcama kadar sepete girer. Doğal olarak insanların harcama kalıpları değiştikçe TÜİK'de enflasyon sepetinde ki mal ve hizmetleri değiştirir. Mesela, eskiden internet cafe diye birşey yoktu ama şimdi var, cep telefonu faturası yoktu şimdi var, bunun gibi onlarca örnek verilebilir.

Kısaca, Yalçın Doğan kelimenin tam anlamıyla saçmalamış. Umarım yazısını okuyup vay be adam ne güzel yazmış diyen insanlar yoktur.



http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/14012945.asp?yazarid=91&gid=61

Salı, Şubat 23, 2010

Hasan Cemal vs Sami Selçuk

Malumunuz Hasan Cemal (HC) uzun zamandır Milliyet gazetesinde yazıyor. Özellikle son zamanlarda hükümet destekçiliğini biraz! abartmış durumda. Son yargı krizinde de HSYK'yı suçlayan bir yazı yazmış (20 Şubat 2010. Dünyanın değişik ülkelerinde yargı organlarına üye seçimi yapılırken parlamentoların ne kadar etkin olduğunu belirtip, bunu demokrasinin olmazsa olmaz şartı olarak koymuş ve Türkiye'nin de birinci sınıf bir demokrasiye sahip olabilmesi için yargıya üye seçerken meclisin çok daha etkili olmasının gerektiğini yazmış.

Diyeceksiniz ki ne var bunda, daha doğrusu haber niteliği ne bunun. Çünkü ne bu fikirleri HC'nin söylemesi sürpriz ne de bu fikirlerin hükümet lehine olması sürpriz amma velakin buradaki meseleyi anlamak için gazeteyi elinize almanız gerekli. HC 19. sayfada yazıyor, 18. sayfada ise yani HC'nin köşesinin tam karşısında gazete, Sami Selçuk'un konu ile ilgili görüşlerini koymuş. Burada bir parantez açalım Sami Selçuk Yargıtay Onursal başkanı olmakla birlikte genelde liberal bir hukukçu olarak bilinir ve ikinci cumhuriyetçi denilen kesimin sevdiği bir isimdir.

Sami Selçuk bu yargı krizi ile ilgili kararı verme yetkisinin HSYK'da olduğunu karar ideolojiktir demenin yetki gaspı olduğunu söyleyip ölüm vuruşunu yapmış: “Bugün TBMM’de seçilen milletvekillerinin hemen hepsi ne milletin ne de bölgenin vekilidir. Genel başkanlarının vekilidir. Meclisimizde yüzde 10 barajı var. Böyle bir Meclis’ten sağlıklı bir kurum oluşturamazsınız. ‘Kendi adamımızı Anayasa Mahkemesi’ne, HSYK’ya seçiyoruz’ izlenimi verirseniz güven olmaz”.

Bir nevi HC'nin dediklerine cevap vererek, HC'nin söyledğinin demokrasi ile alakası olmadığını çok güzel vurgulamış.

Açıkçası, karşılıklı sayfalarda Sami Selçuk'un adeta HC'ye cevap vermesinin, tesadüf denk geldiğini düşünmüyorum. Artık kendi gazetesinin bile HC'ye tahammülünün kalmadığının güzel bir resmidir bu.

Bu Hasan Cemal'in yazısı:

http://www.milliyet.com.tr/yargi-da-asker-de-hukuk-un-ustunde-olamaz-eger-demokrasi-diyorsak-/hasan-cemal/siyaset/yazardetay/24.02.2010/1201485/default.htm?ver=35

Bu da Sami Selçuk'un haberi:

http://www.milliyet.com.tr/selcuk-o-karar-sadece-hsyk-nin-yetkisinde/siyaset/haberdetayarsiv/24.02.2010/1201456/default.htm?ver=75

Cumartesi, Şubat 20, 2010

AKP'nin Sırrı

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 18 Şubat 2010 tarihinde 2009 yılına ait yaşam memnuniyeti anketi sonuçlarını açıkladı. 2003 yılından beri bu anket her yıl yapılıyor ve insanların mutlu olup olmadığı ölçülmeye çalışıyor. Aşağıdaki linkte TÜİK'in basın açıklaması ve orada 2009 yılına ait sonuçlar ile anketin methodolojisini bulabilirsiniz.

Ancak, asıl önemli olan ankette vatandaşa kamu hizmetlerinden memnun olup olmadığı da soruluyor. Referans gazetesi sağolsun 2003'ten beri kamu hizmetlerinde ki memnuniyet oranını bir tablo içinde vermiş. Başka her hangi bir yerde göremedim ve bunun hakkında hiç yorum yapılmamasına da çok şaşırdım çünkü tablo AKP'nin son yıllardaki üstün başarısının sırrını veriyor.

Kamu hizmetini, sosyal güvenlik, sağlık, eğitim, adliye ve asayiş olarak 5'e bölmüşler ve vatandaşa ne kadar memnun olduğunu sormuşlar. Sonuçlar aşağıdaki tablodaki gibi çıkmış. Bence bu tablodan çok şey okumak mümkün ama satırbaşlarıyla geçecek olursak,

En başta AKP'nin büyük başarısının altının boş olmadığı, vatandaşın devletten daha iyi hizmet almasının sağlandığı sonucunu çıkarmamız gerekir.

2009'u hariç tutarsak tüm hizmetlerdeki (adliye hariç) memnuniyet 2003 seviyesinin üzerinde ama özellikle sosyal güvenlik, sağlık ve asayişte memnuniyet oranları muazzam artmış. Bu yüksek artışlarda oy olarak AKP'ye geri dönmüş.

Bütün göstergelerin en yüksek değeri aldığı yıl 2007 yani AKP'nin %47 aldığı zaman, 2007'den sonra bir düşüş var bu da demek ki AKP bir daha o oyu alamayacak.

Peki ne civar oy alacak diye acaba bize bir öngörü yapma şansı veriyor mu bu anket diye düşünülürse bence veriyor. Hani muhalefet bu aralar erken seçim istiyor ya, ben de neye güveniyorlar diye merak ediyordum, bu anketin son durumuna baktığım zaman bir kez daha neye güvendiklerini anlayamıyorum. Sosyal güvenlik ve adalette keskin bir düşüş var evet ama onun dışındakiler 2007'ye yakın durumdalar. Yani vatandaş hükümetten memnun görünüyor. Ki ben adaletin oy verme konusunda çok etkili olduğunu düşünmüyorum (bu da başka bir yazı konusu). Sadece, sosyal güvenlik konusunda vatandaşın hükümetten memnun olmaması bence AKP'nin tek başına iktidarı kaybetmesine engel olmaz.

Eğer farkındaysanız muhalefetin özellikle de kamu hizmetini daha iyi yaptığı teoride! bilenen solun partisi CHP'nin şu anda verilen kamu hizmetini nasıl daha ileriye taşıyacağına dair herhangi bir programı yoktur. Muhalefetin insanlar için yaşamsal önemde olan bu konularda önerileri olmadığı sürece daha önceki yazılarımda da dediğim gibi AKP iktidarı kolay kolay gitmez.

KAMU HİZMETLERİNDE MEMNUNİYET NASIL (%)
2003 2004 2005 2006 2007 2008 2009
SOSYAL GÜVENLİK
Memnun 40,2 52,5 61,6 63,8 73,8 71,5 58,9
Değil 24,6 22,6 15,1 14,4 8,1 9,4 10,8

SAĞLIK
Memnun 39,5 46,9 55,3 52,3 66,5 63,4 65,1
Değil 21,2 33,2 25,6 29,7 18,3 19,9 19,3

EĞİTİM
Memnun - 48,7 52,4 55,1 59,9 56,9 58,1
Değil - 26,2 23,8 23,4 20 23,3 19,7

ADLİYE
Memnun 45,7 44,7 38,9 45,2 48,8 45,3 38,7
Değil 17,5 13,1 13 11,1 9,6 10,8 10,2

ASAYİŞ
Memnun 57,9 71 69,2 70,7 77,6 75,9 77,1
Değil 12,6 13,5 15,7 14,5 9,9 11,2 10,6



http://www.tuik.gov.tr/Start.do

Salı, Şubat 16, 2010

Toplama ve Çıkarma ile Manipülasyon

Pazar akşamı bir kanalda Acun Ilıcalı'nın yeni programı Yetenek sizsiniz vardı. Yarışmacılardan bir tanesi matematik dehası olarak tanıtıldı ve yeteneğini sergilemeye başladı.

Önce 6 basamaklı iki sayıyı kafasından çarpttı. İtiraf etmek gerekirse gerçekten çok zor bir şeyi başardı ve haklı olarak çok alkış aldı. Bunun üzerine bir gösteri daha yapacağını söyledi. Dananın kuyruğu da orada koptu zaten.

Dedi ki, ben 4 tane 4 basamaklı sayı yazacağım tahtaya sonra siz 4 basamaklı 8 sayı söyleyeceksiniz ve ben 12 sayının toplamını siz bu 8 sayıyı söylemeden bir yere yazacağım. Baktığınız zaman bu iş artık matematik değil basbayağı falcılığa giriyor, stüdyodakiler doğal olarak dumur oldu. Sonra yarışmacı gösteriye başladı. Dediği gibi 4 sayıyı tahtaya yazdı. Stüdyodakiler 8 sayıyı söylemeden önce çıkacak sonucu yazdı. Acun ve jüri 8 sayıyı söyledi. Sonra da bazı hesaplar yapıp şifre diye bir sayı buldu, bu şifreyi diğer 12 sayıyla topladı ve Bingo!!! sonuç önceden yazdığı kağıttaki sayı çıktı.

Stüdyodakiler inanılmaz bir alkış kopardı, Jüridekiler çok şaşırdı hele Ali Taran Allah bilir ne teoremler kullanıp hesaplamışsındır falan dedi.

Herşey iyi güzelde, bu hesaplamada kullanılan matematik teoremini bilmeyeni ilkokulda 1. sınıftan 2. sınıfa geçirmiyorlar. Yarışmacının kullandığı muhteşem teorem hepimizin bildiği toplama ve çıkarma.

Olayı basitçe şöyle açıklayalım, yarışmacının yazdığı ilk 4 sayının toplamı a olsun, daha sonra sonuç olarak çıkacağını yazdığı sayı d olsun. Jürinin söylediği 8 sayının toplamı b olsun. Böyle bir durumda biz ne bekliyoruz, d=a+b olacağını dimi?
Ama yarışmacının hinliği burada ortaya çıkıyor. Şifre diye yazdığı sayı ki biz buna c diyelim, c=d-a-b şeklinde c yi buluyor. Sonra diyorki a+b+c=d olacak ve bize kendisinin bildiği ama bizim bilmediğimiz bir tarafta yazdığı d sayısını gösteriyor. İlkokul 1. sınıf öğrencilerinin çözeceği bir problemi anlatıyor bize ve matematik dahisi olarak tanıtılıyor.

Önce dedim ki, canlı yayının etkisi yarışmacının yaptığı hinlik fark edilmemiş olabilir ama bugün Akşam gazetesi yarışmayla ilgili "4 basamaklı 12 sayının toplamını 8 sayıyı bilmeden hesaplayan Mustafa Erdem" diye bir haber vermiş.

Valla ne diyeyim, medyanın durumuna mı laf ediyim, insanların adamın bu yaptığını anlayamamış olmasının absürdlüğüne mi bilemiyorum ama bildiğim bir şey var yıllardır siyasetçilerin bu ülkede nasıl olur da bu kadar halkı kandırabildiklerini şimdi daha iyi anladım.

http://www.aksam.com.tr/2010/02/16/haber/magazin/2692/halk__bilal_ugur__dedi__rain_man__veda_etti_.html

Cuma, Şubat 12, 2010

Ankara'ya Tramvay Geliyor.

Ankara Büyükşehir Belediyesinin efsanevi! başkanı Melih Gökçek'in son bombasından haberi olan var mı bilmiyorum? Ben hemen haberi olmayanlar için müjdeyi veriyim. Güzide başkentimize yakın zamanda tramvay gelecekmiş.

Toplam dört hat açmayı düşünüyorlarmış, ama ilk açılacak hat Kızılay-Altındağ-Mamak hattı olacakmış. Yalnız tramvayın nasıl bir yol izleyeceği gibi önemsiz! bir haberi bültene koymamışlar. Yani yolları mı daraltacaklar, yoksa başka bir formül mü düşünülüyor henüz bilen yok sanirim.

Hani bir laf vardır, bütün kuşları yedik bi leylek kaldı diye. Durum aynen budur bence.

Metronun durumunu merak edenler için onu da söylemeden geçmeyelim, Metronun maliyeti çok yüksek olduğu için (yaklaşık 1,2 milyar dolar) ulaştırma bakanlığına devrediliyor. Bakanlıkta metroyla ilgilenebilmek için meclisten bir yasanın geçmesini bekliyor. Yani daha metroyu çook bekleriz biz.

Körler Sağırlar Birbirini Ağırlar

Bu akşam (12 Şubat) Başbakan Show Tv'de Ali Kırca'nın sunduğu Siyaset Meydanına çıkacakmış. Başbakanla beraber 5 gazeteci de programda olacakmış. Zaman gazetesi genel yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı, Sabah gazetesi yazarı Mehmet Barlas, Yeni Şafak gazetesi genel yayın yönetmeni Yusuf Ziya Cömert, Akşam gazetesi genel yayın yönetmeni İsmail Küçükkaya ve Hürriyet gazetesi yazarı Vahap Munyar Başbakana soru soracak şanslı! gazeteciler. Ekibe bakın be, maşallah hepsi birbirinden muhalif !!!

İnsaf ya, böyle körler sağırlar birbirini ağırlar tarzı bir program da yapılmaz ki. Bu son zamanlarda ortaya çıkan yeni bir propaganda şekli. Başbakan güya gazetecilerin sorularını cevaplıyor ama ne hikmetse sorular hep çalıştığı yerlerden geliyor şöyle gerçekten ters köşe sorular pek gelmiyor. Başbakan hükümetinin ne kadar güzel işler yaptığını anlatıyor hep. Türkiye'yi bilmeseniz veya oradaki gazeteciler hakkında bir fikriniz olmasa, dersiniz ki hükümet Türkiye'de süper, başbakan da acayip demokratik, gazeteciler ne sorsa cevap veriyor.

Bunların yanında, Ali Kırca anlaşılmaz bir dönüşüm yaşıyor. Önce haberleri magazinleştirdi. Şimdi de AKP'nin kendini aklama kampanyalarına alet oluyor. İktidar bu kadar mıknatıs özelliği yüksek bir şey midir ki herkesi kendine çekiyor.

Sonuç olarak, daha öncede dediğim gibi medyanın bu kadar yanlı olduğu bir ülkeden cacık olmaz.

Çarşamba, Şubat 10, 2010

Türkçe vs İngilizce

Türkçe'ye İngilizce kelimelerin girmesinden dolayı bu durumdan yakınma uzun zamandır var. Fakat benim özellikle dikkat çekmek istediğim iki kelime var ki, neredeyse Türkçesi hiç yokmuş gibi medyada sürekli İngilizcesi kullanılıyor.

Kelimelerden birincisi "buton". İngilizcesi button olarak yazılıyor Türkçesi ise düğme, tuş. Türkçe'de kullanırken bir tane t yi atıp buton yapıyoruz. Butona basın deniyor sürekli, halbuki düğmeye veya tuşa basın da denebilir. Bence kulağı çok tırmalayan bir durum.

İkinci kelime ise bence daha önemli "start", Türkçesi başlamak demek. İlginçtir genelde kelimeleri Türkçeleştirirken okunduğu gibi yazarız ama bu kelimeyi aynen İngilizcedeki gibi kullanıyoruz. Partiler seçim startı verdiler diye yazıyor medya. Halbuki partiler seçim çalışmalarına başladılar dense, hem anlamı daha doğru olacak hem de Türkçesi düzgün olacak ama inatla ve ısrarlar İngilizcesini kullanıyorlar.

Bilmiyorum ben mi çok takıntılıyım ama bu durumdan hoşlanmıyorum. Sonuçta dil çok önemlidir. Bazı İngilizce kelimelerin Türkçe karşılığı olmadığı için kullanılması makul karşılanabilir ama Türkçesi varken sırf daha havalı olsun diye İngilizcesinin kullanılmasına karşıyım.

Salı, Şubat 09, 2010

Bülent Arınç'ın Kafa Yapısı


Bülent Arınç, Meclis Başkanvekili Güldal Mumcu'nun odasını basması olayıyla ilgili olarak Fatih Altaylı'ya açıklamalarda bulunmuş. Demiş ki öncelikle yaptığım şeyde anormal bir durum yok sadece tonlamam biraz hatalı olmuş, biraz daha yumuşak tonda söyleyebilirdim.

Sonra da bombasını patlatmış: "Güldal Hanım'ın asıl kızma sebebi Meral Akşener'i örnek göstermiş olmam oldu sanırım, kadın psikolojisine aykırı bir şey oldu. Bir kadına başka bir kadını örnek göstermek, Güldal Hanım'a biraz ağır bir örnek gelmiş olabilir" demiş. Yani özrü kabahatinden büyük lafı için örnek verin deseler herhalde bundan güzel bir örnek bulmak zor olur. Böyle saçma sapan bir bahane üretilebilir mi? Açıkçası, özellikle kadın sivil toplum kuruluşlarından bir kınama bekledim ama ben henüz medyaya yansımış bir şey göremedim.

Asıl önemlisi, arka planda Mumcu'nun kadın olmasından dolayı egolarına yenildiğini ve ortada normalde büyütülecek bir şey olmadığını, asıl sorumlunun kadın olduğu için Mumcu olduğunu, halbuki o görevde bir erkek olsa hiç böyle bir sorun yaşanmayacağını söylemek istiyor.

Bence Arınç'ın kadınlarla ilgili bu bakış açısı gerçekten çok vahim, Türkiye gibi kadınların çok büyük sıkıntılar çektiği bir ülkede eski bir meclis başkanı ve şimdinin başbakan yardımcısı böyle konuşursa, kadın erkek eşitliğini sağlamayı nasıl başaracağız.



http://www.fatihaltayli.com.tr/content.cfm?content_id=5909

Pazartesi, Şubat 08, 2010

Deniz Baykal ve Süpersonik Vaadleri

Deniz Baykal, Fikret Bila'ya ilginç açıklamalarda bulumuş. Demirel gibi vatandaştan ödünç oy isteyeceğini, geliri olmayan ailelerde kadına 300 TL gelir sağlanacağını, seçim kampanyasında her evin kapısının çalınacağını, öğretmenliğin kariyer mesleği olacağını, emeklilere özel önem vereceklerini ve son olarak CHP'nin daha dinamik bir yönetim anlayışı sergileyeceğini söylemiş.
Bütün bunlara bakınca ben CHP'nin sittin sine iktidara gelemeyeceğini düşünüyorum. Ödünç oy almak ne demek ya, zamanında Demirel yapmış şimdi Baykal'da yapacakmış, bir de diyor ki ben Demirel gibi oy verin gerisine karışmayın da demiyorum, yani Demirel'i de aşıyorum anlamında kullanmış. Acaba CHP'ye ödünç kim oy verecek çok merak ediyorum, daha önemlisi ne vadediyor da Baykal ödünç oy istiyor gerçekten anlayamıyorum.

Gerçi sonrasında vaadlerini de sıralamış ama bana gerçekçi gelmedi açıkçası. Geliri olmayan ailelere 300 TL yardımı çok iddialı bir proje, bunun hesapları yapıldı diyor, diyorda bizimle de paylaşsa çok sevinirim, Demirel'in dediği kim ne verdiyse ben 5 fazlasını veriyorum vaadi gibi bence.

Seçim kampanyasında her evin kapısı çalınacak demek, şimdiye kadar biz bunu yapmadık demektir. İnsan kendi ağzıyla da kendini zor duruma sokabiliyor demek ki. Akılları başlarına daha yeni gelmiş anlaşılan, gene de güzel bir başlangıç,özellikle halktan kopuklukla eleştirilen bir parti için. Ama buna da nedense pek inanasım gelmedi. Çünkü bu yeni bir fikir değil, AKP'nin bütün seçimlerde yaptığı şey.

Öğretmenliğin kariyer mesleği olacağını söylemiş, güzel de ne demek kariyer mesleği ben anlamadım anlayan varsa bana anlatırsa sevinirim. Ayrıca sözleşmeli öğretmenlik kalkacak gibi beylik lafları söylemek kolay da bunun nasıl olacağını da anlatmak lazım.

Emeklilere önem vereceklerini söylemiş. Bunun meali emeklilere özel zam yapacağız demektir. İyi de sosyal güvenlik açığının bu kadar fazla olduğu ve önlem alınmazsa çok daha ciddi sorunlar çıkaracağı bir ortamda emeklilere fazladan zam hangi kaynaklardan yapılacak. Belli değil, sanırım Baykal Demirel'in sadece ödünç oy isteme stratejisini değil aynı zamanmda popülizmi dibine kadar yapma stratejisini de benimsemiş.

Deniz Baykal, söylediklerini yapacağına dair beni inandıramadı çünkü nasıl yapacağını söylemiyor. İktidardaki hangi parti bütün işssizlere 300 TL fazla para vermeyi, emeklilere daha fazla zam yapmayı istemez ki, sonuçta iktidar olabilmek için bu insanlardan oya ihtiyacı var. Mesele bütün bu vaadlerin nasıl yapılacağını anlatmak ve Baykal bunu yapmıyor. Tipik eski popülist siyasetçi tavrı çiziyor.

Bir de sona bıraktığım bir konu var, yönetimin dinamikleşmesi meselesi. Baykal bu konuya girdiğine göre CHP'nin yönetiminden ciddi şikayetler olduğunun farkında ve bunları değiştireceğini söylüyor, kusura bakmasın ama kimse bunu amiyane bir tabirle yemez. Yıllardır yönetimden şikayet var ve Baykal her seçim öncesi veya kurultay öncesi bir şekilde bu konuya girip yönetimin gençleşeceğini söylüyor ama hep lafta kalıyor. İnsanlar da bu kadar kandırılmaz artık.

Sonuç olarak Deniz Baykal'ın bütün bu söylediklerinin popülist söylemler olduğunu ve insanların bunlara inanmayacağını o yüzden de CHP'nin seçimlerde bir önce ne aldıysa aşağı yukarı aynısını alacağını düşünüyorum.

Allah sosyal demokratlara sabır versin bu ülkede. Bu gidişle çileleri hiç bitmeyecek.

http://www.milliyet.com.tr/baykal-demirel-gibi-oy-isteyecek/fikret-bila/siyaset/yazardetayarsiv/08.02.2010/1195419/default.htm?ver=90">

Cuma, Ocak 29, 2010


Deniz Baykal, 32. Gün'de Mehmet Ali Birand'ın sorularını yanıtlarken, önümüzdeki seçimin son seçimi olup olmayacağı ile ilgili soruya, "Benim bu bekleyiş içinde olanları mutlu edecek bir açıklama yapmama imkan yok” diye yanıt vermiş.

Yani bu demektir ki, Baykal bu seçimde de gitmiyor, CHP'nin de çilesi bitmiyor.

http://www9.gazetevatan.com/Baykalin_son_secimi_mi/284290/9/Siyaset

Medya-2

Son yıllarda medyada magazin haberciliği diye bir habercilik tipi türedi. Bu hareketin öncüleri ise yazılı basında Ertuğrul Özkök, televizyonda ise Reha Muhtar oldu. Haberin özünün ikinci plana atıldığı, haberin verilişinin ise birinci plana çıktığı, ciddi haberlerdense daha light haberlerin kullanıldığı bir dönem.

Özellikle tv'de Reha Muhtar'ın ana haber sunduğu zamanlarda verdiği haberler zamanında çokça eleştirildi, bol ajitasyonlu, içerik olarak bomboş haberler ana haber kuşağında yer buluyordu. Fakat şu an neredeyse bütün kanallar aynı şekilde ana haber vermeye başladı. Zamanında Reha Muhtar'ın anti-tezi olarak görülen ve ciddi haberciliğin Türkiye'deki temsilcilerinden sayılan Ali Kırca bile inanılmaz derecede saçma sapan konuları ana habere konuk etmeye başladı. Dizi tanıtımları, kaset tanıtımları ana haberde yapılmaya başlandı. Özellikle şehit haberleri sonrasında şehidin anne-baba ve eşinin halleri hüzünlü müzikler eşliğinde dakikalarca verildi.

Gazeteler kısmında ise magazin sayfaları daha geniş yer almaya başladı, köşe yazarları daha çok magazin yazmaya başladı.

Bütün bu dönüşüm de halk bunu istiyor, sonuçta televizyonlar da gazeteler de kar etmesi gereken kurumlar denilip meşrulaştırılmaya ve çaktırmadan bu magazinleşmenin suçu halka yıkılmaya çalışıldı ve hala çalışılıyor.

Bu magazinleşmenin son örneğini ise internet medyacılığında görmek mümkün. İnternetin yaygınlaşmasıyla birlikte çoğu insan gazeteleri internetten okuyor. Özellikle Doğan medyasının gazetelerinin internet siteleri adeta erotik siteler gibi. Sürekli olarak şunun fotolarını görmek isterseniz tıklayın tarzı haberler çıkıyor. Ayrıca, muhtemelen tıklanma sayısı üzerinden reklam aldıkları için sürekli inanılmaz iddialı manşetler atıyorlar. Sonra insan merak edip tıkladığı zaman çıkan haberin atılan manşetle ilgisinin olmadığı ortaya çıkıyor. Bir nevi insanları kandırıyorlar. Ama kimin umurunda, tıklanma amaçlarına ulaşmış oluyorlar.

Sonuç olarak, medyanın magazinleşmesinin Türkiye için sakıncalı olduğunu düşünüyorum. Kim ne derse desin, medya ne kadar para kazanmaya çalışırşa çalışsın, çok sorunlu bir ülkede yaşıyoruz ve bu sorunların çözümü için sağlıklı işleyen bir medya şart.

Çarşamba, Ocak 27, 2010

Medya

Sürekli olarak medyanın demokratik bir ülkede demokrasinin dördüncü gücü olduğundan bahsedilir. Teoride belki doğrudur ama Türkiye örneğinde maalesef bana medya demokrasinin önünde engelmiş gibi geliyor bazen.
Nedir medyanın ana işlevi? Toplumu olaylardan doğru şekilde haberdar etmek. Türkiye'de medya ne yapıyor peki, toplumu haberdar ediyor ama "doğru" şekilde etmiyor.

Haberi kendi çıkarları doğrultusunda topluma yansıtırken haberi yeniden üretmiş oluyor. Biz aslında medyanın izin verdiği ölçüde haberleri öğrenmiş oluyoruz. O yüzden bir haberin bütün yönlerini çoğu zaman göremiyoruz. Eksik veya yanlış haberler yüzünden olaylarla ilgili kanaatimizde yanlış olabiliyor ki demokratik bir toplumun temel şartlarından biri olan toplumun olaylarla ilgili doğru ve hızlı bir şeklide bilgilenmesi varsayımı burada geçerliliğini yitirmiş oluyor.

Köşe yazarlığı diye bir tabir var; gazetede çıkan haberleri kendince yorumlayıp insanlara olaylarla ilgili bakış açısı getirsin diye. Maalesef şu anda bütün gazeteler köşe yazarlığı mantığıyla çalışıyor. Toplumu kendi yanına çekmek için haberleri daha insanlara sunmadan yorumluyor. Köşe yazarları da bir nevi esasında yorumun yorumunu yapıyor gibi oluyor.

Özellikle ülkede büyük kutuplaşmaların olduğu bu zamanda medyanın bu tavrı kendini daha bariz hissettiriyor.
Medya resmen dezenformasyon yapıyor hemde bilerek. Aynı olayı çok değişik şekilde farklı gazetelerde okuyabiliyorsunuz.
Bugün Türkiye'nin bence en büyük sorunlarından birisidir medyanın bu durumu.
Özellikle son zamanlarda sıkça kullanılan yandaş medya lafıda medyanın geldiği noktayı iyi anlatmaktadır. Medya doğası gereği iktidarla mesafeli olması gerekirken, Türkiye'de maşallah iktidarın basın organı gibi çalışan fazla sayıda medya kuruluşu var. İktidarı aklamak ve ne kadar muhteşem olduğunu ispatlamak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Yandaş medyanın! çoğu zaman olayları veriş biçimi insanı gerçekten delirtiyor. Bu kadar da olmaz diyorsunuz ama yapacak bir şey yok.

Tabii, yandaş medya olayları çarpıtıyorda merkez medya çarpıtmıyor mu, onlar da çarpıtıyor. Özellikle Doğan medyası daha önce (meşhur cezadan önce)haberleri keserin
sapını daha kendilerine yontarak veriyorlardı. Daha fütursuzlardı, özellikle geçmişte zayıf hükümetlerin üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallanıp, Doğan holdingin çıkarlarını medya yoluyla sağlamaya çalışıyorlardı. Şu an mağdur oldular ve mağduru oynuyorlar ama kimse geçmişte onların yaptıklarını unutmadığı için içinden gelerek tam destek vermiyor.

Medya üzerine söylenecek daha çok şey var ama daha fazla yazıyı uzatmadan bağlayayım. Medya-demokrasi ilişkisinin çok güçlü olduğu düşünüldüğünde, medyanın bu şekilde olması demokrasinin gelişmesine engel oluyor, demokrasi gelişemediği içinde medya düzelemiyor. Birbirini destekleyen bir sarmala girilmiş gibi olunuyor.