Pazartesi, Aralık 09, 2013

POLİTUS DERGİSİ 7. SAYI

SEÇİL ERDEM FIRAT
SEKİZ ŞERİTLİ FELAKET KAPIDA

SELAMİ İNCE
ALTIN ŞAFAK KAPİTALİST KRİZİN ÜRÜNÜ

KORAY DOĞAN URBARLI
ALMANYA SEÇİMLERİ: KİM KAZANDI, KİM KAYBETTİ?

ÇAĞATAY EREN
ALMANYA SEÇİMLERİNİN ARKA YÜZÜ

KÖPRÜLER KURAN ADAMIN ARDINDAN

EVRİM COŞAR BİLGİN
ÇIRAĞIN FİKİRLERİ

--------------------------------------------------------------------------------
D O S Y A : Ş E H İ R L E R   V E   K E N T L E R

ALİ NECATİ KOÇAK
ŞEHİRLER VE KENTLER

MEHMET ALİ KILIÇBAY
ÖZGÜRLÜK OLMADAN MEDENİYET OLMAZ

SAVAŞ ZAFER ŞAHİN
ŞEHİR KENT AYRIMINDAN MUHAFAZAKARLIK İNŞASI OLMAZ

ALİ HAYDAR FIRAT


İLHAN GÖĞÜŞ
BİR KENTİN İFLASI VE ALINMASI GEREKLİ DERSLER

AYŞE MERVE ÖZDEN
ASİ ŞEHİRLER

MICHAEL AIKEN, GUIDO MARTINOTTI
İTALYAN KENTLERİNDE SOLA YÖNELİŞ VE KENTSEL KAMU POLİTİKALARI
--------------------------------------------------------------------------------

CÜNEYT GÖKSU, KAYA GÜVENÇ, ALİ RIZA AYDIN, BİLİŞİM VE HUKUK GÖNÜLLÜLERİ
SEÇSİS SİSTEMİ HAKKINDA BAZI DEĞERLENDİRME VE ÖNERİLER

Pazar, Kasım 10, 2013

ŞEHİRLER VE KENTLER

Başbakanın 17 Ocak 2013 tarihli konuşmasının bir işaret fişeği olduğu belliydi. Daha Gezi parkı olayları olmadan, açıklamanın kendisi bir tehdit, bir ayrıştırma, bir meydan okumaydı.
Bölünmüş toplum” tanımı Arendt Lijphart’a ait: homojen bir toplumsal yapısı bulunmayan, din, dil, ırk gibi temel değerlerde derin ayrımlarla bölünmüş toplumları ifade ediyor.
Bu tür toplumlarda yeni bir demokrasi biçimi öneriyorlar. Amaç herkesi içine alabilecek, herkesin kendini ifade hakkını güçlendirecek bir yönelimde olmak. Yani bölünmeyi derinleştirmek yerine birarada olabilmeyi güçlendirecek kanallar açabilmek.
Türkiye’ye de önerilen ve “ortaklık demokrasisi” adı verilen modelin temeli toplumun gerçekten bölünmüş bir toplum olduğu kabulüdür. Ayrımın derin ve uzlaşmaz bir biçimde katmanlara ayrılmasıdır.
Bu katmanların varlığını sorgularken önümüze öncelikle Kürt-Türk ayrımı geliyor. Uzunca bir dönemdir bu sorunun çözümüne ilişkin bir anlayış aranmasına rağmen adına barış süreci denen bu süreçler bir türlü gerçek çözümlere ulaşmadı.
Fakat asıl üzerinde durulması gereken mesele bu bölünmüş toplum algısının üzerimize çökmesi. Bu algının yayılmasına, yaygınlaşmasına yarayacak ne varsa bir taraftan da bunlar hayata geçiriliyor.
İşte Başbakanın sözünü ettiğimiz şehirler ve kentler ayrımı tam bu noktada “bölünmüş toplum” algısını körüklemeye, ayrımı derinleştirmeye yarayan yeni bir malzeme oldu.
Başbakan toplumu birden fazla boyutta bölmeye aday. Öncelikle batı ve doğu medeniyetleri olarak temelde bir ayrıma işaret ediyor. Batı medeniyetlerini de kötüleyen, yanlışlayan bir tavır içinde.
Batı medeniyetleri, zenginlere, asilzadelere, soylulara ait olan bir medeniyettir. Bunlar kentlerde yaşar, Sadece kendilerini medeni kabul ederler. Bunlar dışlayıcıdır, sosyal sınıflarına bakarak, iktisadi durumlarına bakarak insanları ayırır ve dışlarlar diyor. Bunun karşısında ise mağdur, dışlanmış bir toplumu işaret ediyor: doğu medeniyeti. Kendisini de o sınıfa sokarak “bizim” diyor, bizim medeniyetimiz bunun tam tersi bir anlayışa sahiptir. Bizi yoksul, taşralı görenlere, sadece hizmetkar olarak algılayanlara, bizi vahşi olarak niteleyenlere rağmen asıl medeniyeti yaratan ve yaşayan bizleriz diyor.
Aslında asıl vurgu Cumhuriyete. Daha en başta temelleri yanlış atılmış, yanlış planlanmış, yanlış büyümüş şehirleri biz bugün farklı bir mecraya sokmak için gayret gösteriyoruz. Hedef belli olmuştur; temelleri yanlış atılan cumhuriyet, yanlış planlanan başkenttir. Bunun tedavisi de cumhuriyetten ve Ankara’dan vazgeçmektir.
Ocak ayında atılan bu işaret fişeğinin ardından yaşananları hep birlikte bir gözümüzün önüne getirelim. İstanbul’a yapılan 3. Köprüyü, Gezi parkını, Taksime cami projesini, Çamlıca tepesini, Mamak’ta temeli atılan Cami-Cemevini, ODTÜ’den geçecek yolu, sudan sebeplerle gencecik yaşta sonlanan canları...
Tabii bu arada arka planda yürüyen Anayasa çalışmalarını unutmadan.
Evlerinde tutulan yüzde elliyi göz ardı etmeden.
Başbakan topluma bakarken Kürt-Türk kardeşliğinden, Alevi-Sünni barışından, bizi birarada tutan geleneklerden, evdeki huzurumuzdan çok dertli görünüyor.
Çok katmanlı bir toplum yaratmak için bunları bölmeye, ayrıştırmaya, farklılıkları düşmanlığa çevirmeye, ayrımları derinleştirmeye eskisinden daha çok gayret ediyor.
Bu gayretlerinizi anlıyoruz sayın başbakan. Okullara yaptıklarınızı, gençlere bakışınızı, çalışan kadınlara tavrınızı, çağdaş yaşama kininizi, cumhuriyetle hesaplaşmanızı görüyoruz.
Görüyoruz ve şehirlere de, kentlere de, doğu'ya da batı'ya da sahip çıkıyoruz. İstanbul'u şehir yapan da bizleriz, Ankara'yı kent yapan da. 

Çarşamba, Eylül 04, 2013

GECE SİMİDİ

Foça, Yeni Foça
1990 yılında tanıştığımız bir tane Foça vardı. Kendisinin nam-ı diğer Eski Foça olduğunu yıllar sonra öğrendik. Bizim için eskisi de yenisi de aynı Foça'ydı.
Hatırlıyorum Hakan, Feridun ve Yüksel ile gezintiye çıkmıştık. Feridun arabasına portatif masa sandalye takımını oturtmuştu, Yüksel'de buna takıma uyar diye Sucuk-ekmek ile vazgeçilmez ekürisi mangal'ı ekledi. Foça önerisini Hakan'la Fero yapmışlardı. Feridun o yıllarda çokça uzun yola çıktığından arabada sağlam müzik "kaset"leri mevcuttu. Fero'nun liste başı Phill Collins eşliğinde yola çıktık. Önce Foça'da gezdik sonra eskisiyle yenisi arasında bir boş tepede denize (ve küçük bir adaya) nazır karargah kurup sucuk-ekmek ve soğuk biralar eşliğinde keyifli bir mangal yapmıştık.
Sonra 1995'de burada 40 arkadaşla 10 Kasım'a denk gelen 4 günlük bir kamp yapmıştık. Belediye başkanı Nihat Dirim'di.

Gece Simidi
Yıllar geçti tekrar kamp mevzuu ile yeniden yolumuz Foça'ya düştü. Bu defa Yeni olanına...
Gece simidi işte o zaman girdi hayatımıza. Yeni Foça'nın çarşısında birbirine yakın 5-6 fırın var. Her biri gece 22.00'de başlayarak gece simidi çıkarıyor. Yazın sıcaklarında simit furyası gece 1-2'ye kadar devam ediyor. Yeni Foça'nın gece (ve gündüz) hayatı çok sakin olduğundan gece eğlencesi genelde sahilde turlayıp çekirdek çitlemek, dondurma yemek. Sahilde hoş birkaç balıkçı restoranı var. Rakılar içilip kafalar hoş olduğunda midesi kazınanlar için imdada gece simidi yetişiyor. Sahilde turlayıp evlerine dönenlerin 23.00-24.00 arası fırının önünde sıra olduğunu bizzat gördüm.
Fırınlar gece simidi olarak genelde sütlü olanını yapıyorlar. Fırından sıcak sıcak çıktığında aç olmayanı bile tezgaha çekiyor. Yeni Foça'yı ve gece simidini seviyoruz.

Cuma, Ocak 04, 2013

ÖZAL'IN MEZARI NEDEN AÇILDI (YA DA ENİŞTEM BENİ NİYE ÖPTÜ?)


Bu kadar önemli gündem maddelerimiz varken, birden Turgut Özal’ın mezarı, otopsisi ve sonuçlarını konuşurken bulduk kendimizi.
Zehirlendi mi, öldürüldü mü derken mezarı açıldı. Önce zehir bulundu, sonra kayboldu. Adlitıp sabah zehirlenmiş tanısı koydu öğleye varmadan “olur mu canım zehirlenme yok” dedi. Bir süre gündeme eskortluk yaptı, sonra bitti. Zehirlenme vardır diyemeyiz yoktur da diyemeyiz diyen bir rapor çıktı. Rapor gerçekten çok uzun sadece sonuç bölümü bile 12 sayfa.
Peki bir şey diyemiyorsak eniştem bizi niye öptü?
Özal’ın ölümünü hatırlayanlar vardır. Herşey bugüne ne çok benziyordu…
Özal 17 Nisan1993 yılında öldü, ölümünün üzerinden neredeyse 20 yıl geçmiş. Özal güçlü bir Cumhurbaşkanıydı. Mesut Yılmaz'ın 15 Haziran 1991'de ANAP Genel Başkanlığına seçilmesinden sonra Özal artık partiyi yönlendiremiyordu. O nedenle projelerine parlamentodan destek bulamıyordu. 20 Ekim 1991'de yapılan genel seçimlerde de DYP birinci parti olmuş, Başbakanlık Süleyman Demirel'e geçmişti.

Kürt sorunu
90’lı yılların en önemli iç sorunu kürt sorunuydu. SHP 1989 yılında Kürt Raporunu yayınlamıştı. Özal kürt sorunun çözümü için yeni adımlar hedefliyordu. 1992 yılında önce 10 sayfalık bir rapor hazırlatıp “bu iş basit bir terör işi değil” dedi sonra Adnan Kahveci’den yeni bir rapor için çalışmasını istedi. Aklında bir genel af ile sorunu çözmekti. Kahveci Kürt sorunu nasıl çözülmez başlıklı bir rapor hazırladı. Sorunun çözümünde kilit olan askerin tutumuydu.
Özal, ölümünden 2 ay önce Şubat 1993'te Başbakan Demirel'e Kürt sorununun çözümüne ilişkin önerileri içeren bir mektup gönderdi. Mektupta sorunun çözümüne yönelik siyasi sosyal öneriler sıralanıyordu.
PKK, 23 Mart 1993'te tek taraflı ateşkes kararı aldı. Özal17 Nisan 1993 yılında öldü.
1993 yılı pek çok olay oldu aslında. Önce Gazeteci Uğur Mumcu katledildi (24Ocak 1993), Özal’a kürt sorunu raporu yazan Adnan Kahveci bir trafik kazasıyla yaşamını yitirdi (5 Şubat 1993) 2 hafta bile geçmeden Eşref Bitlis'in uçağıdüştü (17 Şubat 1993), Bingöl'de 33 er PKK tarafından kurşuna dizildi (24 Mayıs1993), Madımak Oteli yakıldı 37 kişi yaşamını yitirdi (2 Temmuz 1993). Üç gün sonra Erzincan'ın Başbağlar köyünde gerçekleştirilen katliamda 33 vatandaş öldürüldü (5 Temmuz 1993).

Başkanlık sistemi
Özal Cumhurbaşkanlığı süresi bitince tekrar aktif siyasete geri döneceğini söylüyordu. O günlerin en önemli siyasi gündemi Başkanlık sistemi tartışmalarıydı. Özal Cumhurbaşkanlığının yetkilerine kısılmak istemiyordu, Cumhurbaşkanlığıyla Başbakanlık arasında kalmış sonunda başkanlık sistemiyle bu işin içinden çıkılacağına kanaat getirmişti. TC’nin ilk seçilmiş başkanı olacaktı.
20 yıl sonra gene başkanlık sistemini tartışıyoruz.
RTE en güçlü döneminde, Cumhurbaşkanı olmak istiyor ama aklı başbakanlıkta kalıyor.Yürütmeyi kendisinden başkasına bırakmak istemiyor. 1991’de Özal’ın başına gelenin kendi başına gelmesinden korkuyor. Başkanlık sistemiyle bu işin içinden çıkacağını düşünüyor. TC’nin ilk seçilmiş başkanı olmak istiyor.

Türkiye’nin güney sınırında sorun
2 Ağustos 1990’da Irak Kuveyt’i işgal ederek birinci körfez savaşını başlattı. Amaç zengin petrol rezervleriydi. Irak’ın Kuveyt’e girmesiyle dünya petrol rezervlerinin %20’si Irak’ın kontrolündeydi artık. ABD 16-17 Ocak 1991’de başlattığı hava harekatıyla Irak’a girdi.
Irak konusunda Özal kendi kurmaylarıyla ters düştü. ABD’nin Türkiye’ye teklifi Irak’a “gir ve büyü” idi. ANAP kurmayları bu teklife karşı durdular ve Ali Bozer (Dışişleri Bakanı), Safa Giray (MilliSavunma Bakanı) ve Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay istifa etti.
Şimdi RTE’nin önünde Suriye krizi var. Teklif benzer; ya “gir ve büyü” ya da küçül. Şimdi durum daha ciddi. Kuzey Irak’ta kürt bölgesi kuzey Suriye’de olası kürt bölgesiyle Akdenize çıkıp denizlere ulaşan bir kürt devleti projesi RTE’nin önünde duruyor. Özal’ın yapamadığını RTE yapacak ve (Kıbrıs müdahalesini istisna tutarak) Atatürk’ten sonra savaşan ilk lider olmaya çalışacak.

Ordunun gücü
Türk ordusunun güçlü durumu uzun zamandır sorun oluyordu. Özal kürt sorununa ilişkin adımları tasarlarken en çok “asker!”diyordu. Üstelik yapılan anketlerde ülkenin en güvenilir kurumu hala ordu çıkıyordu. Özal’ın belki de önünü tıkayan asker, RTE için bu rolünden çokuzakta kaldı. Çünkü en başta ordu üzerine oynadı, onun güvenilirliğini yerle biretmek için elinden gelen herşeyi yaptı. Orduyu güçlü konumunun çok uzağına çekti, orada konumlandırdı. Artık kimse adım atarken “asker!” demiyor, hatta askerler bile… Genelkurmay başkanları hapiste tutuluyor, kuvvet komutanları birbir içeri alınıyor ya da istifaya zorlanıyor.

Sonuç
Görünen o ki, Özal’ın ölümü durup dururken gündemimizi olağan nedenlerle meşgul etmiyor. Bunun bir olağan ölüm olmadığı aşikar. O durumda Özal öldürüldü. Fakat hiç kimse “Özal öldürüldü” demek istemiyor. Çünkü bunu kim derse desin o zaman öldüreni bulmak, tespit etmek bir görev haline geliyor. Eğer bulunamıyorsa o zaman bu devleti yönetenlerin koltuklarında oturmaması gerekir. Öyle ya, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı kendi köşkünde kendi personeli tarafından korunurken öldürülüyor ve bu ancak üzerinden 20 yıl geçince tespit ediliyor ama öldüreni de bulamıyorsanız gerçekten Türkiye’nin Cumhuriyeti bu kadar azl içinde demektir.
Bunları yapılmıyor ya da yapılamıyor ama genede bu konu gündeme getiriliyorsa o zaman bunu biraz sorgulamak gerekmiyor mu?
Bence bunun iki nedeni olabilir. Bir: konuyu gündeme AKP taşıyor ve “bizim üzerimizde böyle baskı var, bizden yapmak istediklerini yapmıyoruz o nedenle sonumuz Özal’a benzeyebilir” diyor. İki: bu konuyu gündeme taşıyanlar “Özal’a yaptık, size de yaparız” diyorlar ve aba altından sopa gösteriyorlar.
Her halükarda durum ciddi. Çünkü konu kapatılmıyor. Isıtılıyor ve gündemde tutuluyor.