Pazar, Aralık 13, 2015

BİR SABAH UYANDIM, ARTIK SAĞIRDIM

Eşim bir kitap kurdudur, benden çok kitap okur. Tanıdığım herkesten çok kitap okur aslında. Okuduktan sonra da bir anlatma hissi doğar, anlatır. Eskiden herkesten çok bana anlatırdı, şimdi o vakti bulamıyoruz bilindik sebeplerle.
Bana anlattıkları arasında iki kitabı hatırladım şimdi: Jose Saramago’nun "Körlük" ve şu anda okuduğu Yunanca "Komik Bir Salgın" kitabı.
Her ikisi de, insanlar arasındaki bulaşıcı bir hastalığı anlatır. Biri körlüktür. Bir şehirde bir adam bir sabah kör olur, sonra dokunduğu herkes kör olmaya başlar. Hayatın kendi içindeki diğer körlüğü anlatmaya çalışır aslında.
Diğeri ise Komik Bir Salgın. Bir şehirde bir adam bir sabah gülmeye başlar, sonra şehirdeki herkes gülmeye başlar. Bu da hayatın içindeki başka bir körlüğü anlatıyor.
Ben de bu sabah sağır oldum. Bildiğiniz sağırlık...
Bir sabah uyandım ve hayatım bir uğultudan ibaretti artık. Cırcır böcekleri beynimin içine girmiş benden intikam alıyorlardı. Çay kaşığı cam bardağa değmiyor adeta kazma kürek çalışma yapıyor. Bir süre sonra bunları da duyamaz oldum. Bildiğiniz sağırım şimdi. Hiç sebepsiz. Hayattaki birçok şey gibi hiç sebepsiz. Yaşına değmeden ölen çocuklar gibi... O arada Livaneli’nin şarkısı geldi aklıma sessiz sitemsiz... Savrulan yapraklar gibi / akıp giden günlerimiz / cenaze törenlerinde / sessiz sitemsiz
Hayattaki birçok şey gibi hiç sebepsiz.
Birkaç saat dinleneyim geçer dedim, uzandım... Sonra benim sağırlığım başkalarına bulaşmaya başladı.
Eşim tavada sarımsak ısıtıp kulağıma basmaktan falan bahsediyor, hadi soğan, patates neyse sarımsak(!) deyince hemen toplanıp doktora gittim. Bir muayene, bir kulak damlası, bütün şikayetlerimden arındıracak diye beklerken, “durumuz çok ciddi hemen vakit kaybetmeden İzmir’e gidin” dedi ve sevk kağıdını imzaladı doktor. “48 saat içinde tedavi çok önemli, yoksa kalıcı sağırlık” dedi. “Tanıdığınız kim varsa arayın, ne yapın, edin bugün hastaneye yatın tedaviye başlayın” dedi. Refleks olarak korktum önce, başımdan aşağı bir ter bastı, elim ayağıma dolandı. Yaman’a baktım, yedi yaşındaki oğlum bunu nasıl anlayacak diye, bacağıma sarıldı.
Saat öğlen ikiye geliyordu arabaya atladım, son sürat İzmir’in yolunu tuttum. Yarım saatlik yolda, sağırlık herkese bulaşmaya başladı. Aynı kitaplardaki gibi.
Saat 17.00 olmadan muayene olmam, hastaneye giriş yapmam ve tedaviye başlamam lazım. Yetiştiremezsem tedavi yarına kalacak, gidecek 24 saat, kalacak 24 saat...
Birilerini aramam lazım, birilerini aramam lazım, birilerini aramam lazım...
Kulağım duymuyor ama konuşmam lazım. Vah vah için zaman yok anlatmam lazım. Bütün bunları ben doktora ulaşmadan birinin doktora anlatması lazım. Kapıları açması, sorunları çözmesi lazım, kendi derdini unutup beni dert etmesi lazım.
Birilerini aramam lazım...
Şunu arasam, o şimdi Cumhurbaşkanı için çalışıyor telefonu bile açmaz. Bunu arasam, o şimdi kaldırım yapıp, iftar çadırları dolaşıyor telefona bile bakmaz. Şunu arayayım, o zaten kendi derdinde, benim ona yardım etmem lazım. 25 yıllık arkaşımsa listeye giremedi diye intikam planları peşinde, ellerini oğuşturur. Şu abim İzmirliydi, arasam akşama ancak döner vakit yok. Şu ablam iş bitirirdi, o da şimdi bitireceği işler peşindedir. Kankam her sabah arıyordu, şimdi ya havuzdadır ya da AVM’de. Şu var, o da canım Necati, yoldaş Necati, niye böyle oldu Necati, niye yaptın, niye kalktın Necati... sorar sorar ömrümü çürütür. Şu olmaz mı, olur ama anlaması yirmi dakika sürer, sonra bütün Ankara’ya anlatmadan dönüp benim işimi yapmaya fırsat bulamaz.
Birilerini aramam lazım...
Sonunda birini aradım! “İzmirdeyim, ani işitme kaybı teşhisi kondu biraz önce, kulağım duymuyor, bildiğin sağır durumdayım, acil hastaneye yetişmem lazım, Narlıdere’deki 9 Eylül Hastanesi, 20 dakikam var, beni hastaneye alsınlar. Acil” dedim.
“Düşman başına” dedi, “meraklanma” dedi. 7 dakika sonra hastaneden aradılar, “bekliyoruz” dediler. Vah vah demediler, canım yoldaş demediler, uzun uzun sorup ömrümü yemediler.
“Meraklanma” dedi,“herkes sağır, herkes kör değil” dedi.
Yalan değil, hastaneye girdim herkes adımı biliyor. 10 dakika bekledim etrafımda 6 doktor, tam 2,5 saat, otuzun üzerinde işitme testi yaptı. Saat 17.00’de bırakıp gitmediler 20.30’a kadar ilaçlar verildi, kortizonlar yapıldı, odalar açıldı...
Doktorların en çok sorduğu, bulmaya çalıştığı ani sağırlığın sebebi. Son zamanlarda bir gerginlik, sıkıntı, üzüntü yaşadınız mı dediler, hemen belediye başkanımızın eşkalini verdim, fırsat bu fırsattır diye.
Sonra hemen Dr. House'u görmek istediğimi söyledim, "o doktor buraya gelecek" dedim. Bekliyorum.
Sağırlığın da faydaları varmış, duymak istediğini duyuyorsun mesela... Doktorlar sıkıştırdı iyice "şu kulaklığı tak, şimdi sinyal vereceğiz, onu çıkar bunu tak, ses vereceğiz" diyorlar, ben de "neee pizza mı söylediniz, iyi iyiii, yiyelim" diyorum, kafam bi güzelleşti yani.
Neyseki sağırlığım bulaşıcı değil sadece bana aitmiş.
10-15 gün kadar bu haldeyim, telefon yok, tuz yok. Bir tuzsuz keçi peyniri ne iyi gelir aslında... Geçmiş olsun, ne oldu, nasıl oldu diyecekler için mesajım, mailim açık. Diğer yorumlar için yüreğimiz geniş, hayat süprizlerle dolu...
Sağlıcakla...


KENTE KARŞI ASIL SUÇ OYUMUZUN ÇALINMASIDIR


Demokrasi ve kent ilişkisi uzunca bir zamandır birbiriyle birlikte anılan iki kavram olmuştur. 
Kentin oluşumu ve gelişimi konusunda olduğu kadar; demokrasinin gelişimi konusunda da her iki kavrama birden başvurmak gerekmektedir. Fakat her ikisi de insan olmadan, insanı merkezine koymadan konuşulamaz.
Georges Burdeau “demokrasi yalnızca bilimsel bir analizin konusu değil, aynı zamanda milyonlarca birey için bir birlikte yaşama biçimi ve onların herbiri için insanca isteklerine bir cevap imkanıdır” derken buna işaret etmektedir.
Demokrasi kent yaşamı için artık vazgeçilmez unsurdur. Sadece insanı tanımlamak, insan ilişkilerini düzenlemek için değil; aynı zamanda kent mekanını inşa etmek için, mekanları inşa ederken o mekanların kent yaşamını nasıl düzenleyeceğine karar vermek için, kent yaşamının insan odaklı bir hale gelmesi için vazgeçilmez bir unsurdur. Böylece kent artık karar vericilerin kim olduğu noktasında bir başka tartışmanın da odağı olmuştur. 
Kentli hakları, kentte yaşayanların yaşam kalitesinin geliştirilmesinin ve dolayısıyla aslında “iyi kent”e bu yolla ulaşılmasının da yol haritasıdır. İyi kent, bu tarafından bakıldığında göreceli bir kavram gibi görülebilir. Ama kendi içinde, kentliler arasında bir uzlaşma; dolayısıyla da bir müzakere gereğini de tariflemektedir. Bu uzlaşmanın bir tarafı da demokrasinin seçimler yoluyla gerçekleşebilmesini ön koşul olarak belirlemektedir.
Kente karşı suç kavramı ise temelde kent adına karar verenlerin verdikleri “yanlış kararlar” nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Yani kenti yönetenlerin “kötü yönetim” nedeniyle suç oluşturduğunu düşünürüz. Kenti yönetenleri seçerken demokratik kurallar işlemez ve adil bir seçim yapılmazsa artık kent ve demokrasi ilişkisi sarsılır. Suç unsuru; kent adına karar verecek olan yerel yöneticilerin “nasıl seçileceği” noktasında düğümlenir. 
Kentlilerin kentle kurabildikleri ilişki hiçbir zaman eşit değildir. Bu ilişkinin eşitlendiği tek yer sandık başıdır. Eşitlik ancak demokrasi aracılığıyla ve “eşit oy hakkı” üzerinden gerçekleşmektedir. Yani sandıkta verilen her bir oyun sayılabilmesiyle...
Son yerel seçimlerde karşılaştıklarımız ise bunun maalesef gerçekleşmediğini ortaya koymuştur. Eşit yurttaşlığın belirleyicisi “eşit oy hakkı” bu seçimlerde gasp edilmiştir. Çünkü sandıklardaki oylar adil olarak sayılmamıştır. Masa başında kalem oynatarak bu haklar yok edilmiştir.
İşte kente karşı gerçek suç burada oluşmuştur. Kentte yaşayanlar, kenti yönetenleri seçememiştir. Demokrasinin en temel kuralı yok edilmiştir. Kente karşı suç kavramının bütün unsurları burada hayat bulmuştur; en temel insan hakları ihlal edilmiştir, kanuna aykırılık fiili olarak gerçekleşmiştir, seçimlerin meşruluğu ortadan kalkmıştır. Artık kentler demokrasi alanı olmaktan çıkarılmıştır
Avrupa Kentsel Şartı, insan haklarının gelişmesine dayalı olarak ortaya çıkan kentli haklarından bahsetmektedir. Kentlerde yaşayanların bu haklara sahip olduğunu, aynı zamanda bu hakların geliştirilmesinden de sorumlu olduğunu belirtmektedir.
Sonunda neresinden bakarsak bakalım, seçimler doğal ve hukuki ortamında gerçekleşmemiştir. Bu nedenle kentlilerin temel hakları gaspedilmiştir. Oy hakkının yok sayılmasıyla demokrasi de yok sayılmıştır. Suç ortadadır, suçlu da...

Pazar, Temmuz 20, 2014

NEW YORK YAPTI, BİZ DE YAPARIZ.

-->

Amerikan hayalinin ve kapitalizmin kalbi New York olarak biliniyor. Amerika’nın bu en önemli şehrinde Demokratlar en son belediye başkanlığını 1989 yılında David Dinkins ile kazanmıştı. Rudy Giuliani ve üst üste 3 dönem başkanlık yapan Michael Bloomberg’in dönemlerini kapsayan yirmi yıl boyunca da sağcı Cumhuriyetçiler tarafından yönetiliyordu.
Demokratların adayı Bill de Blasio 5 Kasım 2013 tarihinde yapılan yerel seçimlerin ardından rakibine büyük bir fark atarak belediye başkanlığını kazandı ve 1 Ocak 2014’de yemin ederek görevine başladı.
Cumhuriyetçi rakibine yüzde 49 fark atıp oyların yüzde 73’ünü alarak seçimi kazanan Blasio New York’un 109. Belediye başkanı oldu.
20 yıl sonra New York’un başına geçen ilk Demokrat Partili olan Blasio, görevi devralırken yaptığı konuşmasında birlik mesajı verdi: “Şehrimizde yaşayan insanların umutlarına hayat vereceğiz. Bir şehir olarak başarılı olacağız. Bunun kolay olmayacağını biliyoruz. Bunun için toplanmamız gerekiyor. Bu sadece benim tarafından gerçekleştirilemez. Bu ancak hepimiz tarafından hayata geçirilebilir.”
Blasio nasıl kazandı
İşinin faydası: Dertleri dinleyerek seçim kazandı
52 yaşındaki De Blasio, adaylığı öncesinde New York Belediyesinde kamu avukatlığı (ombudsman) görevini sürdürüyordu. 2010 yılında New York Belediyesinde işe başlayan De Blasio halkın belediyeden şikayetlerini dinliyordu. Bu görevi sırasında gözlemlediği şehir yönetiminden memnuniyetsizlik konularını seçim kampanyasının merkezine oturttu.
Tipik bir New York’lu
Alman bir baba ve İtalyan bir annenin çocuğu olan 1.90’lık sarışın dev adam kendinden hayli kısa, siyahi ve lezbiyen eşi, afro saçlı melez çocuklarıyla dünyanın en kozmopolit şehirlerinden New York’un izlerini taşıyor.
“Wall Street’i İşgal Et” etkili oldu
Occupy hareketine başından itibaren destek veren De Blasio, bu hareketin çıkışını oluşturan gelir eşitsizliği meselesini iyi analiz ettiğini gösterdi. Wall Street’i İşgal Et hareketiyle su yüzüne çıkmış talepleri kendi siyasetinin belkemiği yaptı. Daha eşitlikçi bir kent hayatı vaadi bu anlamda bir karşılık buldu.
İki şehrin hikayesi
Seçim kampanyası boyunca “iki şehrin hikayesi” sözüyle sık sık şehirdeki gelir eşitsizliğini gündemine taşıdı. Bir tarafta yoksulluk sınırının çok altında yaşamaya çalışanlar ile diğer tarafta milyarderlerin yan yana olduğu şehirde New Yorkluların adaylardan en büyük beklentisi fakirlerin durumlarının iyileştirilmesiydi. Bu konuda en büyük vaadi “artık tek bir şehir olarak başarıya ulaşacağız” oldu.
Obama’dan beklenen umudun yeni simgesi
Bu galibiyete çok desteği olan bir beklentiden de bahsetmek gerekiyor: Amerikan halkının Obama’dan beklediği “değişim” umudu. 2008’de umut sloganı ile seçilmesine rağmen Amerikalıların dilediği değişimi getiremeyen Başkan Barack Obama’nın durumuna düşme potansiyeli ise bu beklentinin en büyük riski.
Birlikte yaşama
Kampanyanın ana felsefesi aslında “birlikte yaşama” vurgusu oldu. Bu vurgu özellikle gelir eşitsizliği nedeniyle şehrin bölünmesini ifade etse de diğer farklılıkları birarada tutmaya yönelik politikalarla desteklendi. Bu politikaların başında gelen “aile” ve “komşuluk” kavramları daha muhafazakar duygular taşısa da birlikte yaşayabilme beklentileri için bir tutkal işlevi oluşturduğu ortada. Her iki kavramda aslında ikiye bölünmüş şehrin en büyük öbeği olan orta sınıfı ifade eden, onların dikkatini çeken, orta sınıf tarafından sahiplenilen söylem oldu. Oy farkının bu derece artmasında bu muhafazakar katkı elbette çok önemli oldu.
Aslında Bill de Blasio’yu bu kadar öne çıkaran ve seçim kampanyası boyunca en sık dile getirilen bence iki önemli konuyu açıklamak gerekiyor.
1. Durdur ve Ara Yasası
Birincisi New York Polis Teşkilatı’nın (NYPD) suçu önleme adına yetkilerini artıran “Durdur ve Ara” uygulaması oldu. De Blasio en başından itibaren bu yasanın kaldırılacağını açıkça ifade etmesi alt ve orta sınıflar üzerinde büyük farkındalık yarattı. Polisin sokakta herhangi bir anda, herhangi bir şeyden dolayı birisini şüpheli görürse orada durdurup arama yetkisi özellikle bu sınıflar tarafından nefretle karşılanıyordu. Durdur ve ara uygulaması, birçok insan hakları savunucusu tarafından eleştirilen bir uygulama oldu. Uygulama kapsamında yapılan durdurmalar, 2011 yılında tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaşmıştı. 2011 yılında çoğu siyah ve Hispanik erkeklerden oluşan 684.330 kişi  uygulama kapsamında durduruldu.
Bir de buna De Blasio’nun rakibi Cumhuriyetçi aday Joe Lotha’nın “Blasio seçilirse New York suçun kol gezdiği bir kent olacak” sözleri de eklenince etkisi katlanarak arttı.
2. Sıradan görünen ihtiyaçlar
İkincisi ise Blasio’nun sıradan ihtiyaçların çözümüne yönelik “sosyalist” bulunan politikalarıdır.
4 yaşından itibaren her çocuğun ana okuluna gitmesi, 200 bin sosyal konut inşa etme planı gibi sıradan insanları önemseyen, sıradan ihtiyaçları hedefleyen bu politikalar kampanyanın merkezini oluşturdu.
Kapitalizmin kalbinde vicdan kazanıyorsa Türkiye’nin kalbinde bizim kazanmamız an meselesidir.
Buradan kendimize bir yol haritası çıkarabiliriz; yukarıda sıralanan gerekçeler nerdeyse Türkiye’dekilerle örtüşüyor.
1. Dertleri dinlemek öncelikli çünkü biz sadece karşımızdakine kendi fikirlerimizi kabul ettirmeye uğraşıyoruz. Bu nedenle ıskaladığımız şey dinlemek.
2. Nereye nasıl aday göstereceğimiz konusunda daha tutarlı ilkelerimiz olmalı: mesela her yere Sivaslı, her yere Tuncelili aday göstermemek gibi...
3. İki şehrin hikayesi her yerde mevcut. Çok zenginlerle çok fakirler aynı yerdeler.
4. Birlikte yaşama talebi burada gerçekleşmeyecekse nerede gerçekleşebilir? Kürtlerle Türkler, Alevilerle Sünniler, başörtülülerle başörtüsüzler birlikte yaşama talebinin en temel aktörleri değil mi...
5. Gezi olayları ise bir dönüm noktası. Bunun üzerine bir siyaset, bir anlayış inşa etme noktasından gittikçe uzaklaşıyoruz. Bunun ruhunu kaybetmeden, sıradan insanların sıradan taleplerini dile getirmek ve bunun siyasi sözcüsü olmak dışında önümüzde bir yol da görünmüyor.
New York bu gerekçeler üzerine bir hayal, bir yaşam oturttu. Biz de yapabiliriz, yapmalıyız da... Şimdi tam yeri, tam zamanı.

POLİTUS DERGİSİ 9. SAYI


POLİTUS 9: KENTE KARŞI SUÇ

ALİ NECATİ KOÇAK
KENTE KARŞI SUÇ: OYUMUZUN ÇALINMASIDIR

EVRİM COŞAR BİLGİN
SOLA GEÇ, ARKAMDAN GEL

DENİZ UZTOPAL
FRANSA'DA SOSYALİST PARTİ NEDEN YENİLDİ?

FULYA KOÇAK
SABRIMIZ DOLDU AMA KAMPANYA GÜZEL OLDU

SELAMİ İNCE
KİEV OLİGARKLARA GANİMET DAĞITIYOR

CÜNEYT GÖKSU
BOLİVAR'DAN CHAVEZ'E, MARTİ'DEN FİDEL'E VE ATATÜRK'E
-------------------------------------------------------------------------------------
D O S Y A : K E N T E  K A R Ş I  S U Ç

SEÇİL ERDEM FIRAT
KENT SÖZLÜĞÜ

İLHAN TEKELİ: KENTE KARŞI SUÇ YOK, İNSAN HAKLARI İHLALİ VAR

MURAT KARAYALÇIN: KENT İNSANI KARAR SÜRECİNE KATILMIŞ MIDIR, ONA BAKARIM

MİTHAT ARMAN KARASU
KENTE KARŞI İŞLENEN SUÇLAR VE SİYASAL YOZLAŞMA

CİHAN UZUNÇARŞILI BAYSAL
ZORLA TAHLİYELER: KENTE KARŞI İŞLENEN SUÇ MU, KENTLİNİN İHLAL EDİLEN İNSAN HAKLARI MI?

KORAY DOĞAN URBARLI
KENTA KARŞI İŞLEDİĞİMİZ EN BÜYÜK SUÇ: KENTİ SADECE İNSANIN SANMAK

ALİ HAYDAR FIRAT
KENTİ İNSAN ÜZERİNDEN TANIMLAMAK: KENTLİLİK BİLİNCİNDEN KENT YURTTAŞLIĞINA

AYŞE MERVE ÖZDEN
MIKE DAVIS: GECEKONDU GEZEGENİ
-------------------------------------------------------------------------------------


P-GENÇ 5: İNTERNET YASAKLARI

Sosyal Medya ve Özgürlük
Seçil Erdem Fırat

İnternet ve Özgürlük
Çığır İlbaş

Denetim, Gözetim ve İnternet:
Özgür Uçkan

İnterneti de Yasakla, Ciklet Kağıdında Haberleşiriz
Onur Yazıcıoğlu

POLİTUS DERGİSİ 8. SAYI

POLİTUS 8:KIZLI ERKEKLİ YENİ MUHAFAZAKARLIK
---------------------------------------------------------------------------------------
ALİ HAYDAR FIRAT
AYAKKABI KUTUSUNDAN ÇIKAN "YENİ MUHAFAZAKARLIK"

ALİ NECATİ KOÇAK
NEW YORK YAPTI BİZ DE YAPARIZ

SELAMİ İNCE
AKP-İSLAM DÜŞMANI PARTİLER İTTİFAKI

CÜNEYT GÖKSU
ANTİ EMPERYALİZM’E KARŞI: ABD - VENEZUELA İLİŞKİLERİ

FULYA KOÇAK
KAVAFİS 150 YAŞINDA

KORAY DOĞAN URBARLI
VARŞOVA'DAN GELEN SES: YA İKLİM DEĞİŞTİRECEĞİZ YA DA SİSTEMİ!

EVRİM COŞAR BİLGİN
SEÇİMLERDE EVCİLİK OYUNU  ---------------------------------------------------------------------------------------
D O S Y A: KIZLI ERKEKLİ YENİ MUHAFAZAKARLIK

SEÇİL ERDEM FIRAT
“KIZLI ERKEKLİ” MESELESİNİN ARDINDAKİ DÜŞÜNCE DÜNYASI

KEMAL KILIÇDAROĞLU: BAŞBAKANIN  GENÇLERE VERECEĞİ SON DERS, AHLAKTIR

MENDERES ÇINAR
TOPLUM MUHAFAZAKARLAŞMAYI NORMALLEŞME OLARAK GÖRÜYOR

ALİ HAYDAR FIRAT
OTORİTER MUHAFAZAKARLIK

HANDAN KOÇ
YENİ MUHAFAZAKÂRLIK BİR TÜR YENİ FAŞİZMDİR

LEVENT ÜZÜMCÜ
OĞLUM, BABAN KİM DİYE SORARLARSA...

LEVENT ÜZÜMCÜ
BİRİ CESARET EDİP DOĞRULARI SÖYLEMEZSE KAVUK DA SAHİPSİZ KALACAK

TUNCA ARICAN
SIKICI OLMAYAN BİR YERDE MUHAFAZA EDİNİZ

BİLGE DURUTÜRK  -  AHMET ERDİ ÖZTÜRK
DEVLETLEŞEN İKTİDARIN BELİRLEDİĞİ KIZLI ERKEKLİ
YAŞAM ALANLARI
---------------------------------------------------------------------------------------
ERGİN YILDIZOĞLU
"DİĞERLERİ" OLARAK AKP İKTİDARI


P-GENÇ 4: ASLINDA ODTÜ'DE NE OLDU?
------------------------------------------------------------
Aslında ODTÜ'de ne oldu?
Ali Gökmen

90 kuşağı kendini buldu
Lütfü Doğan

O ağaçları biz diktik
İsmail Koçak

İçinden otoban geçen mahalle: Karakusunlar
Nazif Eksen

İsimlerimiz kaderimizle ortaktır
Sibel K. Türker

Şilideki son seçimler üzerine
Seçil Erdem Fırat

CHP'nin Avrupa Vizyonu
Kader Sevinç

Pazartesi, Aralık 09, 2013

POLİTUS DERGİSİ 7. SAYI

SEÇİL ERDEM FIRAT
SEKİZ ŞERİTLİ FELAKET KAPIDA

SELAMİ İNCE
ALTIN ŞAFAK KAPİTALİST KRİZİN ÜRÜNÜ

KORAY DOĞAN URBARLI
ALMANYA SEÇİMLERİ: KİM KAZANDI, KİM KAYBETTİ?

ÇAĞATAY EREN
ALMANYA SEÇİMLERİNİN ARKA YÜZÜ

KÖPRÜLER KURAN ADAMIN ARDINDAN

EVRİM COŞAR BİLGİN
ÇIRAĞIN FİKİRLERİ

--------------------------------------------------------------------------------
D O S Y A : Ş E H İ R L E R   V E   K E N T L E R

ALİ NECATİ KOÇAK
ŞEHİRLER VE KENTLER

MEHMET ALİ KILIÇBAY
ÖZGÜRLÜK OLMADAN MEDENİYET OLMAZ

SAVAŞ ZAFER ŞAHİN
ŞEHİR KENT AYRIMINDAN MUHAFAZAKARLIK İNŞASI OLMAZ

ALİ HAYDAR FIRAT


İLHAN GÖĞÜŞ
BİR KENTİN İFLASI VE ALINMASI GEREKLİ DERSLER

AYŞE MERVE ÖZDEN
ASİ ŞEHİRLER

MICHAEL AIKEN, GUIDO MARTINOTTI
İTALYAN KENTLERİNDE SOLA YÖNELİŞ VE KENTSEL KAMU POLİTİKALARI
--------------------------------------------------------------------------------

CÜNEYT GÖKSU, KAYA GÜVENÇ, ALİ RIZA AYDIN, BİLİŞİM VE HUKUK GÖNÜLLÜLERİ
SEÇSİS SİSTEMİ HAKKINDA BAZI DEĞERLENDİRME VE ÖNERİLER

Pazar, Kasım 10, 2013

ŞEHİRLER VE KENTLER

Başbakanın 17 Ocak 2013 tarihli konuşmasının bir işaret fişeği olduğu belliydi. Daha Gezi parkı olayları olmadan, açıklamanın kendisi bir tehdit, bir ayrıştırma, bir meydan okumaydı.
Bölünmüş toplum” tanımı Arendt Lijphart’a ait: homojen bir toplumsal yapısı bulunmayan, din, dil, ırk gibi temel değerlerde derin ayrımlarla bölünmüş toplumları ifade ediyor.
Bu tür toplumlarda yeni bir demokrasi biçimi öneriyorlar. Amaç herkesi içine alabilecek, herkesin kendini ifade hakkını güçlendirecek bir yönelimde olmak. Yani bölünmeyi derinleştirmek yerine birarada olabilmeyi güçlendirecek kanallar açabilmek.
Türkiye’ye de önerilen ve “ortaklık demokrasisi” adı verilen modelin temeli toplumun gerçekten bölünmüş bir toplum olduğu kabulüdür. Ayrımın derin ve uzlaşmaz bir biçimde katmanlara ayrılmasıdır.
Bu katmanların varlığını sorgularken önümüze öncelikle Kürt-Türk ayrımı geliyor. Uzunca bir dönemdir bu sorunun çözümüne ilişkin bir anlayış aranmasına rağmen adına barış süreci denen bu süreçler bir türlü gerçek çözümlere ulaşmadı.
Fakat asıl üzerinde durulması gereken mesele bu bölünmüş toplum algısının üzerimize çökmesi. Bu algının yayılmasına, yaygınlaşmasına yarayacak ne varsa bir taraftan da bunlar hayata geçiriliyor.
İşte Başbakanın sözünü ettiğimiz şehirler ve kentler ayrımı tam bu noktada “bölünmüş toplum” algısını körüklemeye, ayrımı derinleştirmeye yarayan yeni bir malzeme oldu.
Başbakan toplumu birden fazla boyutta bölmeye aday. Öncelikle batı ve doğu medeniyetleri olarak temelde bir ayrıma işaret ediyor. Batı medeniyetlerini de kötüleyen, yanlışlayan bir tavır içinde.
Batı medeniyetleri, zenginlere, asilzadelere, soylulara ait olan bir medeniyettir. Bunlar kentlerde yaşar, Sadece kendilerini medeni kabul ederler. Bunlar dışlayıcıdır, sosyal sınıflarına bakarak, iktisadi durumlarına bakarak insanları ayırır ve dışlarlar diyor. Bunun karşısında ise mağdur, dışlanmış bir toplumu işaret ediyor: doğu medeniyeti. Kendisini de o sınıfa sokarak “bizim” diyor, bizim medeniyetimiz bunun tam tersi bir anlayışa sahiptir. Bizi yoksul, taşralı görenlere, sadece hizmetkar olarak algılayanlara, bizi vahşi olarak niteleyenlere rağmen asıl medeniyeti yaratan ve yaşayan bizleriz diyor.
Aslında asıl vurgu Cumhuriyete. Daha en başta temelleri yanlış atılmış, yanlış planlanmış, yanlış büyümüş şehirleri biz bugün farklı bir mecraya sokmak için gayret gösteriyoruz. Hedef belli olmuştur; temelleri yanlış atılan cumhuriyet, yanlış planlanan başkenttir. Bunun tedavisi de cumhuriyetten ve Ankara’dan vazgeçmektir.
Ocak ayında atılan bu işaret fişeğinin ardından yaşananları hep birlikte bir gözümüzün önüne getirelim. İstanbul’a yapılan 3. Köprüyü, Gezi parkını, Taksime cami projesini, Çamlıca tepesini, Mamak’ta temeli atılan Cami-Cemevini, ODTÜ’den geçecek yolu, sudan sebeplerle gencecik yaşta sonlanan canları...
Tabii bu arada arka planda yürüyen Anayasa çalışmalarını unutmadan.
Evlerinde tutulan yüzde elliyi göz ardı etmeden.
Başbakan topluma bakarken Kürt-Türk kardeşliğinden, Alevi-Sünni barışından, bizi birarada tutan geleneklerden, evdeki huzurumuzdan çok dertli görünüyor.
Çok katmanlı bir toplum yaratmak için bunları bölmeye, ayrıştırmaya, farklılıkları düşmanlığa çevirmeye, ayrımları derinleştirmeye eskisinden daha çok gayret ediyor.
Bu gayretlerinizi anlıyoruz sayın başbakan. Okullara yaptıklarınızı, gençlere bakışınızı, çalışan kadınlara tavrınızı, çağdaş yaşama kininizi, cumhuriyetle hesaplaşmanızı görüyoruz.
Görüyoruz ve şehirlere de, kentlere de, doğu'ya da batı'ya da sahip çıkıyoruz. İstanbul'u şehir yapan da bizleriz, Ankara'yı kent yapan da. 

Çarşamba, Eylül 04, 2013

GECE SİMİDİ

Foça, Yeni Foça
1990 yılında tanıştığımız bir tane Foça vardı. Kendisinin nam-ı diğer Eski Foça olduğunu yıllar sonra öğrendik. Bizim için eskisi de yenisi de aynı Foça'ydı.
Hatırlıyorum Hakan, Feridun ve Yüksel ile gezintiye çıkmıştık. Feridun arabasına portatif masa sandalye takımını oturtmuştu, Yüksel'de buna takıma uyar diye Sucuk-ekmek ile vazgeçilmez ekürisi mangal'ı ekledi. Foça önerisini Hakan'la Fero yapmışlardı. Feridun o yıllarda çokça uzun yola çıktığından arabada sağlam müzik "kaset"leri mevcuttu. Fero'nun liste başı Phill Collins eşliğinde yola çıktık. Önce Foça'da gezdik sonra eskisiyle yenisi arasında bir boş tepede denize (ve küçük bir adaya) nazır karargah kurup sucuk-ekmek ve soğuk biralar eşliğinde keyifli bir mangal yapmıştık.
Sonra 1995'de burada 40 arkadaşla 10 Kasım'a denk gelen 4 günlük bir kamp yapmıştık. Belediye başkanı Nihat Dirim'di.

Gece Simidi
Yıllar geçti tekrar kamp mevzuu ile yeniden yolumuz Foça'ya düştü. Bu defa Yeni olanına...
Gece simidi işte o zaman girdi hayatımıza. Yeni Foça'nın çarşısında birbirine yakın 5-6 fırın var. Her biri gece 22.00'de başlayarak gece simidi çıkarıyor. Yazın sıcaklarında simit furyası gece 1-2'ye kadar devam ediyor. Yeni Foça'nın gece (ve gündüz) hayatı çok sakin olduğundan gece eğlencesi genelde sahilde turlayıp çekirdek çitlemek, dondurma yemek. Sahilde hoş birkaç balıkçı restoranı var. Rakılar içilip kafalar hoş olduğunda midesi kazınanlar için imdada gece simidi yetişiyor. Sahilde turlayıp evlerine dönenlerin 23.00-24.00 arası fırının önünde sıra olduğunu bizzat gördüm.
Fırınlar gece simidi olarak genelde sütlü olanını yapıyorlar. Fırından sıcak sıcak çıktığında aç olmayanı bile tezgaha çekiyor. Yeni Foça'yı ve gece simidini seviyoruz.

Cuma, Ocak 04, 2013

ÖZAL'IN MEZARI NEDEN AÇILDI (YA DA ENİŞTEM BENİ NİYE ÖPTÜ?)


Bu kadar önemli gündem maddelerimiz varken, birden Turgut Özal’ın mezarı, otopsisi ve sonuçlarını konuşurken bulduk kendimizi.
Zehirlendi mi, öldürüldü mü derken mezarı açıldı. Önce zehir bulundu, sonra kayboldu. Adlitıp sabah zehirlenmiş tanısı koydu öğleye varmadan “olur mu canım zehirlenme yok” dedi. Bir süre gündeme eskortluk yaptı, sonra bitti. Zehirlenme vardır diyemeyiz yoktur da diyemeyiz diyen bir rapor çıktı. Rapor gerçekten çok uzun sadece sonuç bölümü bile 12 sayfa.
Peki bir şey diyemiyorsak eniştem bizi niye öptü?
Özal’ın ölümünü hatırlayanlar vardır. Herşey bugüne ne çok benziyordu…
Özal 17 Nisan1993 yılında öldü, ölümünün üzerinden neredeyse 20 yıl geçmiş. Özal güçlü bir Cumhurbaşkanıydı. Mesut Yılmaz'ın 15 Haziran 1991'de ANAP Genel Başkanlığına seçilmesinden sonra Özal artık partiyi yönlendiremiyordu. O nedenle projelerine parlamentodan destek bulamıyordu. 20 Ekim 1991'de yapılan genel seçimlerde de DYP birinci parti olmuş, Başbakanlık Süleyman Demirel'e geçmişti.

Kürt sorunu
90’lı yılların en önemli iç sorunu kürt sorunuydu. SHP 1989 yılında Kürt Raporunu yayınlamıştı. Özal kürt sorunun çözümü için yeni adımlar hedefliyordu. 1992 yılında önce 10 sayfalık bir rapor hazırlatıp “bu iş basit bir terör işi değil” dedi sonra Adnan Kahveci’den yeni bir rapor için çalışmasını istedi. Aklında bir genel af ile sorunu çözmekti. Kahveci Kürt sorunu nasıl çözülmez başlıklı bir rapor hazırladı. Sorunun çözümünde kilit olan askerin tutumuydu.
Özal, ölümünden 2 ay önce Şubat 1993'te Başbakan Demirel'e Kürt sorununun çözümüne ilişkin önerileri içeren bir mektup gönderdi. Mektupta sorunun çözümüne yönelik siyasi sosyal öneriler sıralanıyordu.
PKK, 23 Mart 1993'te tek taraflı ateşkes kararı aldı. Özal17 Nisan 1993 yılında öldü.
1993 yılı pek çok olay oldu aslında. Önce Gazeteci Uğur Mumcu katledildi (24Ocak 1993), Özal’a kürt sorunu raporu yazan Adnan Kahveci bir trafik kazasıyla yaşamını yitirdi (5 Şubat 1993) 2 hafta bile geçmeden Eşref Bitlis'in uçağıdüştü (17 Şubat 1993), Bingöl'de 33 er PKK tarafından kurşuna dizildi (24 Mayıs1993), Madımak Oteli yakıldı 37 kişi yaşamını yitirdi (2 Temmuz 1993). Üç gün sonra Erzincan'ın Başbağlar köyünde gerçekleştirilen katliamda 33 vatandaş öldürüldü (5 Temmuz 1993).

Başkanlık sistemi
Özal Cumhurbaşkanlığı süresi bitince tekrar aktif siyasete geri döneceğini söylüyordu. O günlerin en önemli siyasi gündemi Başkanlık sistemi tartışmalarıydı. Özal Cumhurbaşkanlığının yetkilerine kısılmak istemiyordu, Cumhurbaşkanlığıyla Başbakanlık arasında kalmış sonunda başkanlık sistemiyle bu işin içinden çıkılacağına kanaat getirmişti. TC’nin ilk seçilmiş başkanı olacaktı.
20 yıl sonra gene başkanlık sistemini tartışıyoruz.
RTE en güçlü döneminde, Cumhurbaşkanı olmak istiyor ama aklı başbakanlıkta kalıyor.Yürütmeyi kendisinden başkasına bırakmak istemiyor. 1991’de Özal’ın başına gelenin kendi başına gelmesinden korkuyor. Başkanlık sistemiyle bu işin içinden çıkacağını düşünüyor. TC’nin ilk seçilmiş başkanı olmak istiyor.

Türkiye’nin güney sınırında sorun
2 Ağustos 1990’da Irak Kuveyt’i işgal ederek birinci körfez savaşını başlattı. Amaç zengin petrol rezervleriydi. Irak’ın Kuveyt’e girmesiyle dünya petrol rezervlerinin %20’si Irak’ın kontrolündeydi artık. ABD 16-17 Ocak 1991’de başlattığı hava harekatıyla Irak’a girdi.
Irak konusunda Özal kendi kurmaylarıyla ters düştü. ABD’nin Türkiye’ye teklifi Irak’a “gir ve büyü” idi. ANAP kurmayları bu teklife karşı durdular ve Ali Bozer (Dışişleri Bakanı), Safa Giray (MilliSavunma Bakanı) ve Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay istifa etti.
Şimdi RTE’nin önünde Suriye krizi var. Teklif benzer; ya “gir ve büyü” ya da küçül. Şimdi durum daha ciddi. Kuzey Irak’ta kürt bölgesi kuzey Suriye’de olası kürt bölgesiyle Akdenize çıkıp denizlere ulaşan bir kürt devleti projesi RTE’nin önünde duruyor. Özal’ın yapamadığını RTE yapacak ve (Kıbrıs müdahalesini istisna tutarak) Atatürk’ten sonra savaşan ilk lider olmaya çalışacak.

Ordunun gücü
Türk ordusunun güçlü durumu uzun zamandır sorun oluyordu. Özal kürt sorununa ilişkin adımları tasarlarken en çok “asker!”diyordu. Üstelik yapılan anketlerde ülkenin en güvenilir kurumu hala ordu çıkıyordu. Özal’ın belki de önünü tıkayan asker, RTE için bu rolünden çokuzakta kaldı. Çünkü en başta ordu üzerine oynadı, onun güvenilirliğini yerle biretmek için elinden gelen herşeyi yaptı. Orduyu güçlü konumunun çok uzağına çekti, orada konumlandırdı. Artık kimse adım atarken “asker!” demiyor, hatta askerler bile… Genelkurmay başkanları hapiste tutuluyor, kuvvet komutanları birbir içeri alınıyor ya da istifaya zorlanıyor.

Sonuç
Görünen o ki, Özal’ın ölümü durup dururken gündemimizi olağan nedenlerle meşgul etmiyor. Bunun bir olağan ölüm olmadığı aşikar. O durumda Özal öldürüldü. Fakat hiç kimse “Özal öldürüldü” demek istemiyor. Çünkü bunu kim derse desin o zaman öldüreni bulmak, tespit etmek bir görev haline geliyor. Eğer bulunamıyorsa o zaman bu devleti yönetenlerin koltuklarında oturmaması gerekir. Öyle ya, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı kendi köşkünde kendi personeli tarafından korunurken öldürülüyor ve bu ancak üzerinden 20 yıl geçince tespit ediliyor ama öldüreni de bulamıyorsanız gerçekten Türkiye’nin Cumhuriyeti bu kadar azl içinde demektir.
Bunları yapılmıyor ya da yapılamıyor ama genede bu konu gündeme getiriliyorsa o zaman bunu biraz sorgulamak gerekmiyor mu?
Bence bunun iki nedeni olabilir. Bir: konuyu gündeme AKP taşıyor ve “bizim üzerimizde böyle baskı var, bizden yapmak istediklerini yapmıyoruz o nedenle sonumuz Özal’a benzeyebilir” diyor. İki: bu konuyu gündeme taşıyanlar “Özal’a yaptık, size de yaparız” diyorlar ve aba altından sopa gösteriyorlar.
Her halükarda durum ciddi. Çünkü konu kapatılmıyor. Isıtılıyor ve gündemde tutuluyor.

Çarşamba, Eylül 12, 2012

POLİTUS DERGİSİ 5. SAYI: ÇOĞULCULUK


POLİTUS DERGİ
SAYI:5
ÇOĞULCULUK
ORTAKLIK DEMOKRASİSİ

ALI NECATI KOÇAK
ÇOGULCULUK ANTI-KAPITALIST HATTA GEREKLIDIR

HÜSEYIN YILMAZ
ISPANYOL PIYASALARINI KAPATMAK

BERCAN AKTAS
BIR SYRIZA GÜZELLEMESI

OYA HAZAL ÖZDEN
HOLLANDE'DAN FRANSIZ ÖPÜCÜGÜ

SELAMI INCE
FRANSA'DAN YENI SOSYAL DEMOKRASI ATAGI

BAHAR TEKIN
KUZEY REN VESTFALYA SEÇIMLERINE BIR BAKIS

CÜNEYT GÖKSU
IRLANDA'NIN "BIZIM CHE'SI"...

EVRIM COSAR BILGIN
SOL ESTI, SAG KENDINDEN GEÇTI

AYSE MERVE ÖZDEN
BIR IZLANDA MASALI
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
D O S Y A: ORTAKLIK DEMOKRASISI

AREND LIJPHART
OYDASMACI MODEL

RIZA TÜRMEN
'ORTAKLIK' DEMOKRASISI

TARHAN ERDEM
AK PARTI'NIN GÜÇSÜZ YANI: YÖNETIM SISTEMI

RIZA TÜRMEN
AKP'NIN YAPTIGI ÇOGUNLUGUN TAHAKKÜMÜDÜR

SEBNEM OGUZ
ÇOGULCULUK YAPISAL OLARAK MÜMKÜN DEĞİLDIR
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
YAŞAR SEYMAN
SİYASETÇİLER ANILARINIZI YAZIN

ERHAN İLHAN
ABD DIŞ POLİTİKASININ İLK EKSEN HAREKETİ

DENİZ KAVUKÇUOĞLU
CHP PROGRAMINDA DÖRT EĞİLİM

P-GENÇ İLK SAYISIYLA YAYINDA



POLİTUS DERGİSİ
P-GENÇ EKİ
1. SAYI

Ali Necati Koçak
Bir gençlik dergisi ne yapar?

Ali Haydar Fırat
Türkiye'nin gençliği

Makbule Cengiz
Özgürlük topukluda

Ayşe Merve Özden
Quebec öğrenci hareketi

Cara Buckley
Yeni nesil öğrenci aktivizmi

Pınar Öğünç
Bu olay bir üniversitede geçiyor: Miss Maltepe

Çarşamba, Ağustos 01, 2012

Ankara’nın çukurları Gökçek’i de yutacak!


Ankara’nın olmayan metrosu dillere destandır. Yıllardır her yerel yönetim seçiminin malzemesidir. Üniversite çağına gelmiş gençlerin daha bebekliklerinden itibaren duydukları ama inanamadıkları bir masaldır.
Bir şehir efsanesidir; kuşaklardan kuşaklara anlatılır ama ne gören vardır ne de binen...
Şehrin çeşitli yerlerine dağılmış ucubeler bütünüdür.
Olmayan metronun durakları yapılmıştır. Hatta hızını alamamış durakların üzerine alışveriş merkezleri, kat kat demir yığınları kondurmuştur gene tatmin olmamıştır demir yığınlarını reklam panolarına dönüştürmüştür.
Ne zaman başı sıkışsa, ne zaman CHP’ye çatacak yer arasa işte o, imdada yetişmiştir.
Bir polemik’tir metro aslında.
Bitmeyen bir senfonidir. Ne başı bellidir, ne sonu, ne sonucu.
Bir çamurdur, bir fitnedir. Ankaralıların kafasını karıştırmak için bir yalandır.
Şehrin yapılmış tek metrosunu bir çivi çakmadan kendine maletmenin bir dalaveresidir.
Yapılmış, bitirilmiş, işleyen, herkesin kullandığı Karayalçın Metrosu’na kara çalmanın bir mayasıdır.  Yapılamayan, neden yapılamadığı anlatılamayan Gökçek Metrosu’nun yere göğe sığdırılamayan bahanesidir.
35 yaşındaki bir hayatın sonudur.
Yeni başladığı işine bir hevesle giden vatandaşın kara bahtıdır.
Borç harç aldığı evin kredisini ödemeye çalışan bir emeğin vebalidir. İki küçük çocuğun babasını yutan kara, kapkara bir çukurdur.
Bu çukur onu açanı da yutacaktır, sorumluluktan kaçanı da...

Pazartesi, Mayıs 21, 2012

KAPİTALİZM NE KAHVE İSTER NE KAHVEHANE, KAPİTALİZM HERŞEYİ İSTER STARBUCKS BAHANE!




Boğaziçi Üniversitesi’nde 6 Aralık 2011’de başlayan ve 80 gün süren “Starbucks İşgali” 25 Şubat 2012’de sona erdi. Bu, aslında pek çok açıdan incelenmeye değer bir eylem. Kültür emperyalizminden çok dertli olduğum için işgal haberi, görür görmez ilgimi çekti. Haberin bende yarattığı ilk etki gayet kişisel. Her yanımızı sarmış olan kültür emperyalizminin vardığı boyutu gözler önüne sermesi ve eylemin ortaya konuluşu açısından incelemeye değer.
Kahve denilince aklına Kurukahveci Mehmet Efendi ve Mahdumları gelen bir neslin üyesi olarak, bundan sonraki nesillerin kahve denince aklına ilk gelenin Starbucks olacak olması çok rahatsız edici geliyor bana. “Devlet” üniversitelerinde her tür sosyoekonomik çevreden gelerek eğitim almaya çalışan öğrenciler vardır. Bu öğrenciler, türkçesini “kantin” adıyla bildiğimiz mekânda, kazanda demlenen çaylar eşliğinde tostla ya da metal tabldotlara alınan yemekhane yemekleriyle karınlarını doyurur. Olanın olmayana çay, kahve, yemek ısmarlamasının doğal sayıldığı bir dayanışma ortamıdır üniversite hayatı. Ders aralarında titreye titreye plastik ya da kağıt bardakta az ya da çok demli olarak tüketilen, kazan musluğundan doldurulmuş o “uyduruk” çayın tadı “kalite” açısından Starbucks kahveleriyle kıyas kabul etmese de öğrencilik hayatında manevi değeri çok fazladır. Uğruna “tamam ben ısmarlıyorum” diyerek arkadaşının elindeki 50 kuruşu almamak için yarım saat kavga edilen o çayın anlamı bambaşkadır…
Üniversite kantininde paylaşılan şeyler daha çok manevi tatmine işaret eder. Sağcı solcu kamplaşmalarının olduğu kantin köşelerinde herkesin yeri bellidir. Kim ne cenahtaysa oraya oturur ya da kantin sayısı birden çoksa kim kendini nereye ait hissediyorsa zamanını orada geçirir. Kantinde aşklar da konuşulur, siyaset de, dersler de dertler de... Üniversite, kişinin ailesiyle olan ekonomik bağlarının yavaş yavaş kopmaya başladığı bir dönemdir de. Üniversiteye servisle gidilmez, beslenme çantası götürülmez. Harçlığını nereye harcayacağın senin tasarrufundadır. Sigara mı alacaksın, fotokopi mi çektireceksin, yoksa ders çıkışı bara gidip bira mı içeceksin o senin bileceğin iştir. Eğer paran biterse ailenden istemeyi gurur meselesi yaparsın. O nedenle de idareli davranırsın. Senin cebinde çok arkadaşının cebinde yoksa ya paylaşırsın ya da arkadaşın rencide olmasın diye sen de yokmuş gibi davranırsın.
Halbuki Starbucks denince akla gelen, standardize ve sterilize edilmiş tasarımlarıyla aynılığı empoze eden, kesintisiz wireless hizmetiyle insanların kendi yalnızlıkları içinde, kimsenin kendilerine “bulaşmamasını” sağladığı, kulaklarında kulaklık, bilgisayar ekranlarına gömülerek Machiato ya da Lattelerini yudumladığı sessiz sözsüz paylaşımsız mekanlar... Biz kahveyi “gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül sohbet ister kahve bahane” diye bilirken yeni nesil bu sloganı  “gönül ne kahve ister ne kahvehane gönül asosyal olmak ister Starbucks bahane” olarak mı belleyecek? Hak aramak denince akıllarına sadece Tüketici Hakları Mahkemesi mi gelecek?
Starbucks işgalcilerinin yola çıkış nedeni üniversitede ucuz ve sağlıklı beslenme talebiydi. Bu talepler yemekhane fiyatlarının düşürülmesi ve yemekhanede nitelikli yemek çıkarılması; Starbucks’ın işgal ettiği mekandan çıkması ve yerine işbirliğiyle yürütülen bir kooperatif kantin açılması; eskiden Çarşı-Kantin olarak bilinen alanın Öğrenci merkezine dönüşmesiydi. Talepler kamusal alanı vurgulamak ve devlet eliyle verilen bu eğitim “hizmeti”nin ticarileşmesine karşı çıkma yönündeydi.

“İşgalcilerin” “karşı işgal” adını verdikleri bu eylem, fikir ve gerçekleştirilme süreci olarak büyük bir başarı elde etti. Öğrenciler hem okul yönetiminin hem de kamuoyunun dikkatini çekmeyi başardı. İşgal süresince çok renkli ve yaratıcı eylemlere sahne oldu Boğaziçi Starbucks. Öğrenciler işgal boyunca sosyal medyayı da çok iyi kullandı. Öncelikle
http://starbuckssenligi.blogspot.com/ adresinde bir blog açıldı. Eylemler an be an buradan duyuruldu. Günlük şenlik programı yayımlandı. Bir şenlik gazetesi çıkarıldı. Öğrenciler Starbucks’ta menemen yapıp herkese dağıttı, tarhana çorbası ve çay ikram etti. Orada yatıldı orada kalkıldı. Film gösterimleri, söyleşiler, dinletiler... Hatta işgale destek veren “hocaların” dersleri bile bu mekanda gerçekleştirildi. İmece usulü her gün 4-5 çeşit yemek çıkarıldı. Zaten işgalin ismini de “Şenlik” olarak vurgulamışlardı; gerçekten de çok şenlikli 80 güne imza attılar.

Bu eylem aslında “Occupy Wall Street” (Wall Street’i İşgal Et) eylemlerinin bir uzantısı olarak da görülebilir.
Wall Street’i İşgal Et eylemleri 17 Eylül 2011’de önce Zuccoti Park’ta, insan haklarını savunmayı ve yaşam kalitesinin artırılmasını amaçlayan, belirli bir siyasi görüş, milli ya da dini görüş bağlantısı olmadan haksızlıklara karşı gelmeyi hedefleyen bir hareket olarak ortaya çıktı. Nüfusun %99’unu temsil ettiklerini, evlerinden atılıp, geçinemediklerini, doğru düzgün sağlık hizmeti alamadıklarını, çevresel kirlenmeden zehirlendiklerini, çoğunluğunun iş bulamadığını, bulanlarınsa uzun çalışma saatleri boyunca sosyal haklardan mahrum çalıştıklarını iddia eden bir gurup olarak ortaya çıktılar.
2 hafta sonra sosyal medya ve sivil örgütlerin, ayrıca bağımsız medyanın da yardımıyla gitgide güçlenip çoğaldılar. Brooklyn Köprüsü’nde toplanıp yürüyüşe geçtiklerinde 5.000 kişiye ulaşmışlardı. Bundan 3 gün sonra da 15.000 kişiye ulaşarak Manhattan Foley Meydanı’ndan Zucotti Park’a yürüdüler.
Bu eylemler daha sonra başka eyaletlere de yayıldı. 15 Ekim 2011’de binlerce protestocu Times Meydanı’na yürüdü. Bu sefer tüm dünyada yankı buldu işgal eylemleri. Büyük Yürüyüş adı verilen bu yürüyüş tarihe “Dünya Devrim Günü” olarak damgasını vurdu. 82 ülkede 1000’den fazla şehirde 8 milyondan fazla kişi aynı gün yürüdü. Ana sloganları: Biz %99’uz, bu sisteme karşıyız, kurumsal iktidara karşıyız” idi. 
Parkın işgalinin ikinci ayında artık parkta bir kütüphane, sağlık merkezi, avukatlık bürosu ve bilgilendirme merkezleri kurulmuştu. 15 Kasım’da park polis zoruyla boşaltıldı. 17 Kasım’da borsa binasının önünü kapatmak isterlerken polis tarafından engellendiler. Çok sayıda kişi gözaltına alındı. Bu olay akşam saatlerine doğru 32.500 New York’lu protestocuyu biraraya getirdi.
20 Kasım’da Belediye Başkanının evinin önü 24 saatliğine işgale gidildi; ancak belediye başkanının sokağı trafiğe kapatılarak eylem engellendi. 24 Kasım Şükran Günü’nde artık ismi “Hürriyet Meydanı” olarak değişmiş olan Zucotti Park’ta “Tüm dünyada onca evsiz barksızlık, fakirlik, ekonomik eşitsizlik, banka hacizleri devam ederken, teşekkür edecek pek de az şey kalmışken, biz bugün ‘dayanışmaya teşekkür’ için buradayız” diyerek biraraya geldiler ve 4 bin kişiye yemek dağıttılar.
Occupy Wall Street eylemiyle ilgili de söylenecek pek çok şey, aktarılacak pek çok detay var Starbucks işgaliyle ilgili de. Ancak her iki eylemde de dikkat çeken ve alkışlanması, takdir edilmesi gereken şey: “Efendilik!” ve “Kendine özgülük”tü. Eylemin zincirleme tamlamasının: “taşlı sopalı” değil de “sazlı sözlü” eylem olarak değişebileceğini idrak ettirdi. Bu eylemler bana umut verdi. O kadar da sinik, asosyal, hak aramayı bilmeyen bir topluluğa dönüşmediğimizi, dönüşmemek için hala direnebileceğimizi gösterdi. Birlikte üreterek, kardeşçe dayanışmanın ne olduğunun bilincine vararak güzel günlerin talep edilebileceğini fark ettirdi. Dayanışmaya teşekkür ederiz!
Starbucks eyleminin sonucunda ne mi oldu? Öğrencilerin taleplerini dinleyen Rektör Kadri Özçaldıran, 5 Ocak’ta Üniversite Yönetim Kurulu’nu olağanüstü topladı ve bu talepleri tartışarak aşağıdaki metni yayınladı:
ÜYK, 5 Ocak 2012 günü olağanüstü toplanarak Starbucks eylemi bağlamında öğrenciler tarafından öne sürülen görüşleri tartışmış ve aşağıdaki kararları almıştır.
1. Öğrencilerin ÖTK olarak yönetime katılmakta gösterdikleri isteksizliği giderici yönde tedbirler düşünülmeli ve bu konuda öğrencilerden gelecek işlerlikli her model incelenmeli, gerekirse öğrencilerle birlikte bir çalıştay düzenlenmelidir.
2. Kampüs yaşamını ilgilendiren komisyonlarda öğrencilerin üye ve/veya gözlemci olarak bulunmaları her açıdan yararlı olacaktır. Özellikle, kantinlerin denetimindeki yapısal zorlukların ışığında, bu konuda öğrencilerin etkin katılımı sağlanmalı ve gereken geri besleme zamanında alınmalıdır.
3. Öğrencilerin kafeteryada yedikleri yemeğin fiyatının belirlenmesinde kullanılan “bütçe olanakları içinde azami destek” politikasının sürdürülmesi yerindedir. Akbil basmakta uygulanan kurallar Genel Sekreterlik tarafından, serviste aksamalara ve gecikmelere sebep olmama kısıtı altında, yeniden gözden geçirilebilir.
4.Yönetim tarafından gündeme getirilen ve ÖTK, KAK, ve tüm kulüplerin temsilcilerinden oluşan toplantılarda tartışılan iki öğrenci merkezi projesi kabul görmemiştir. Hamlin Hall restorasyonu ile kulüp odalarında yapılan iyileştirmelerden sonra, üniversitenin yer sıkıntısı da göz önüne alındığında, şu an için güney kampüsün herhangi bir bölgesinin öğrenci merkezi olarak tanımlanma imkanı yoktur.
5. Öğrencilerin, gerek kendi gereksinimlerini gidermeye yönelik olarak, gerekse salt bir deneyim olarak, tüm BÜ öğrencilerine açık bir kooperatif kurmaları halinde, kendilerine uygun bir yer tahsis edilebilir (bu tahsis kanunen kiralama şeklinde olmak zorundadır).
6. ÜYK Starbucks’ın kendiliğinden kapanmasına karşı değildir ve rektörün buna yönelik olası çabalarını destekler. Ne var ki, kurumun tarafı olduğu hukuki kontratlara sadık olmak zorunluluğu uyarınca, ÜYK bugün için bu konuda Üniversite’nin yapacağı birşey olduğu kanısında değildir.
Peki siz kapitalizminizi nasıl alırdınız? Sade? Orta? Az şekerli? Şekerli?