Pazartesi, Kasım 02, 2009

Barış ve iyi komşuluk için çalışalım



Kurşunkalem Fabrikası, kentsoylu bir Yunan ailesinin yaklaşık yüz yıllık tarihinden yola çıkılarak kaleme alınmış bir hikâye. Roman, Zurich'te başlayıp devrimci fikirlerin filizlenerek büyük toplumsal hareketlere dönüştüğü Berlin ve Sen Petersburg gibi yirminci yüzyılın en çalkantılı kentlerinde devam eden büyük bir dostluğun öyküsünü anlatıyor. Romana, Lenin, Rosa Luxemburg gibi Rus devriminin önde gelen isimleri de gerçek karakterleriyle eşlik ediyor.
Rozerin Bolluk
Cumhuriyet / Kitap- Soti Trintafyllou ile 'Kurşunkalem Fabrikası' üzerine;

-Türk okuru sizi Kurşunkalem Fabrikası romanıyla ilk defa okuyacak. Öncelikle biraz kendinizden bahseder misiniz?

- Anadilimin yanında İngilizce ve Franzsızca da yazan Yunan bir yazarım. Atina, Paris ve New York üçgeninde süren bir yaşamım var. Farmakoloji, Amerikan Tarihi, Fransız Edebiyatı ve Şehircilik okudum. Çok şanslıyım ki büyüleyici bir hayatım oldu. Umarım böyle de devam eder. Kendimden bahsedecek olursam, 51 yaşındayım, boyum 1.70, kilom 53. Rock'n'roll'a bayılırım. Doymak bilmez bir okurum. Dört dilden çeviri yapıyorum. 25 yıldır da gazeteciyim. 1971 yılında ailemle İstanbul'a da geldim ama tam da boğazın üzerinde çok kötü bir kavga ettik. Sebebini hatırlamıyorum ama bu onlarla yaptığım son yolculuktu.

- Romanın ana örgüsünde kent soylu bir Yunan ailesinin hikâyesi var. Bu öyle bir aile ki biz onların aracılığıyla yüz yıllık bir tarihe tanıklık ediyoruz. Bu aile gerçek bir aile mi?

- Kitap tamamıyla kurgudan oluşuyor ama doğal olarak biz neysek oyuz; kendimizden kaçamayız. Ben de komünist eğilimleri olan burjuva bir aileden geliyorum. Bununla beraber ne burjuvayım ne de komünist. Yazdığım her kitap neredeyse anormal bir hafızanın açgözlü merakının ürünü. Karakterlerin çoğu çocukken gördüğüm ve duyduğum şeylerden ve daha sonra gezdiğim yerlerden, okuduklarımdan ve karşılaştığım olağanüstü insanlardan esinlenerek oluşturulmuş. Kurşunkalem Fabrikası acı ve umuda dair bir kitap. Zaten bütün devrimci fikirler de bunlarla ilgilidir: Acı ve Umut.

- 1866 yılında Markos'un mühendis olan babası Stefanos Asimakis, Süveyş Kanalı'nın inşasında görev almak üzere Kahire'ye gider. Süveyş Kanalı'nın bu roman örgüsündeki yeri nedir? Neden Süveyş Kanalı?

- Ben sanatçıdan ziyade bilim insanıyım. Fiziğe, kimyaya ve matematiğe inanırım. Mühendislere ve onların yeryüzüne inşa ettikleri muhteşem eserlere hayranım. Süveyş Kanalı da bunlardan biri. Üstelik sömürgeciliğin sembollerinden de biri. Kurşunkalem Fabrikası, her şeyin ötesinde sömürgecilikle ilgili bir kitap. Hem iyi (evet, az da olsa iyi yanları da vardı) hem de kötü yanıyla.

- Markos iyi eğitim almış, çok önemli arkadaşları olmuş bir mühendis. Ama nereye giderse gitsin önce babasının hayali önüne çıkıyor. Trenler ve tren yolları. Trenlerin önemini anlatmak için mi, yoksa bir babanın oğluna yüklediği hayalin yükünü anlatmak için mi bu yolu seçtiniz?

- Hayaller bize miras kalan şeylerdir. Ebeveynlerimizi seçemediğimiz gibi bize kalan mirası da seçemeyiz. Markos'un alelade biri olduğu anlaşılıyor. Çünkü doğrudan isyan etmiyor. Kalbinde daha fazlası da olsa görünüşte bir konformist. Markos'ta gözün gördüğünden daha fazlası var. O, hayatta kalmak için bu yolu seçiyor. Konformizmin anlamı mirası kabullenmek, deyim yerindeyse gelenek, anne ve babalarımızın fikir ve hayallerini devralmak demek.

- Markos tüm ömrü boyunca kara kıtada kaybolmaya çalışan ama bir Akdeniz limanına demir atmış bir karakter. İki hayat yaşar. Bir yanıyla babası gibi tren mühendisi ve tıpkı onun gibi liberal demokrat diğer yanıyla da Rus devrimcilerden Vangalis'in yol arkadaşı olacaktır. Bir karakterde bu kadar zıtlığı bir araya getirme amacınız nedir?

- Romanların özü, varlık sebepleri zaten bu zıtlıklar, karakterlerin çelişkileri, yaşam tarzları ve fikirleridir. Bir romanın kurgulanış şekli böyledir zaten. Karakterleri ve davranışlarını karşı karşıya getirirsiniz. Yani; zıtlıklar bir araya getirilmiş değiller, grift olarak zaten varlar.

- Sovyet Devrimi yaşamın kendisinden büyüktü- Markos Kahire'de yaşar ama biz onun kahramanı olduğu bu roman vasıtasıyla 1917 Rus devrimini de okuruz. Vangalis'in, Markos'a yazdığı mektuplarla 1917 Rus devriminin bütün heyecanını yaşarız. Rus devrimini doğu üzerinden anlatabilmek için mi bu yolu seçtiniz?

- Sovyet Devrimi zamanın bir noktasında yaşamın kendisinden daha büyüktü. Bu yüzden ancak dolaylı yoldan anlatılabilir. Yoksa bir çeşit propaganda tuzağına düşme ihtimalimiz var. Kurşunkalem Fabrikası tarafsız bir kitap. Her karakter aynı anda hem doğru hem de yanlış. Herkesin kendine göre bir doğrusu var ve herkesin işaret ettiği bir 'nokta' var. Kurşunkalemin noktası'

- Tarihin çok yakından tanıdığı iki karakter olan Lenin ve Rosa Luksemburg günlük sohbetleriyle de kitapta yer alıyor. Bu karakterleri yazarken bir araştırma yaptınız mı?

- Evet, evet, tabii ki! Diyaloglar uzun ve yorucu bir araştırmaya dayanıyor: Mektuplaşmalar, anılar ve bunun gibi şeyler. Lenin ya da Lüxemburg'un ağzından çıkma iki satırı yazmak için hayatlarını ve mizaçlarını yıllarca araştırmak gerekiyor. Lenin bisikletiyle çok gurur duyardı, Rosa Lüxemburg hapisteyken aşk romanları okurdu. Hem de gözyaşlarıyla' Lenin güldüğünde boğulacak gibi olur, kel kafasına şaplak atar, gözünden yaş gelirdi. Bunlar insani şeyler. İnsanlar devrimcileri sert ve bütünüyle ciddi olarak hayal etme eğiliminde oluyor. Halbuki devrimci olmak yağmurda şarkı söylemek gibi bir şey aslında'

- Romandan anlıyoruz ki, Vangalis, Troçki'nin görüşlerini kendine yakın hissetmesine rağmen, Lenin'in yanında olmayı seçiyor. İdeolojik mücadelelerde bunun zor bir durum olduğunu biliyoruz. Vangalis neden Troçki'nin değil de Lenin'in yanında yer alıyor?

- Çünkü Lenin galip olandı. İnsanlar galiplerin yanında yer almaya yatkındırlar. Eğer Troçki kazansaydı, tarihin akışı farklı seyrederdi. Vangalis muazzam muhakeme hataları yapar. Sanırım bu da onun cazibesinin bir parçası aslında.

- Romanın önemli karakteri Markos, hiçbir hayalini gerçekleştirmeyen 'sünepe' bir karakter. Bu kadar tarihsel olayın içinde böyle bir karakterden yola çıkma tercihinizin sebebi var mı?

- Evet. Bir romanda anlatıcının en çok 'tarafsız' ve en az 'varolan'ı makbuldür' Markos zararsız bir kaybeden (loser) olarak tam da ideal anlatıcıdır.

- Markos'un arkadaşı Vangalis, gençliğinden itibaren hasta, çok sigara için insanda uzun yaşamayacakmış gibi bir intibah bırakan bir karakter. Fakat romanda tüm sonuçlar ondan geliyor. Devrimcilerle omuz omuza, mücadele ediyor, arkadaşı Markos'un hayalini o gerçekleştiriyor. Bu zıt seçimlerin bir nedeni var mı?

- Vangalis gibi ilginç kişiler genellikle kendi kendilerine zarar verirler. Küçük burjuvalar hayatı tam anlamıyla yaşamayarak kendilerini korurlar. Vangalis deliliği, aşkı, toplumsal hayalleri ve korkunç sonunu kavrıyor. Hiç evlenmiyor ya da sıradan insanların yaptığı hiçbir şeyi yapmıyor. Markos, Sofia'yla evleneceğini açıkladığında, safça, 'Niye?' diye sorması da bu yüzden. Ben de insanlar evlenirken aynı soruyu sormaktan kendimi alamıyorum: Niye?

- Silah yerine kalem yapsaydık

- 'Halk için, eğitim için, geometri için, yazma manyakları için kurşunkalemler üretmek. Yumuşak kurşunkalemler, acımasız veda mektupları için kurşunkalemler! Ve de gizli günlükler için kurşunkalemler' Markos'un kendine ait tek hayali, onu da gerçekleştiremiyor. Bu babasının gölgesinden kurtulamamasından mı, yoksa beceriksizliğinden mi?

- Bu hepsinin trajedisi. Tek bir hayali var ve o hayal de yitip gidiyor. Fakat kurşunkalem fabrikası hayali, bir adamın projesinin ötesinde bir şey. Eğitim için, bilim için, yazmanın kendisi için bir sembol. Ebedi bir hayali temsil, bireysel özgürlük ve müşterek bir uygarlık fikrini temsil ediyor. Eğer silah yerine kalem yapsaydık hayat çok daha farklı olurdu.

- Roman'ın iki ana kahramanının aşkları da bahtsız. Stefanos Asimakis, en yakın arkadaşının karısına âşık olur. Ondan varlığını sonradan öğrendiği bir kızı olur. Oğlu Markos ise, bilmeden bu kıza âşık olur ama başka biriyle evlenir. Hayatı boyunca da aşksız yaşar. Bu kadar olumsuzluk nasıl yan yana gelebildi...

- İnsanların içinde bulunduğu durum böyle. Pek çok kişi yanlış kişiye âşık olur ya da hiç âşık olmaz. Fakat, Kurşunkalem Fabrikası bir aşk romanı değil. Çok da uzağında. Aşkı 'anlatan' kitaplardan nefret ederim. Aşk kavramı fazla abartılıyor. Hayat çok karmaşık gerçekten ve bu yüzden bu kadar heyecan verici.

- Son olarak bize gelecek planlarınızdan bahseder misiniz? Türk okurlara söylemek istedikleriniz var mı?

- Kurşunkalem Fabrikası 2000 yılında yayınlandı. O zamandan bu yana pek çok güzel şey oldu: Beş roman ve üç de makale yazdım. Şu anda, Atina'yı Akdeniz'in başkenti olarak ele alan bir Şehircilik kitabı ve 'Zaman, Yeniden' isimli bir roman üzerinde çalışıyorum. Türk okurlarına ise şunu söylemek isterim: Hadi gelin iyi ve yakın dostlar olalım, lütfen. Hadi gelin barış ve iyi komşuluk için çok çalışalım. Lütfen. Lütfen' Bundan hepimiz karlı çıkacağız. Söz veriyorum.

Kurşunkalem Fabrikası/ Soti Trintafyllou/ Çev: Fulya Koçak/ Literatür /346 s.

Çarşamba, Ekim 07, 2009

Kıvır, Katla, Kullan, At


Kullan at malzemelerde sınır tanımıyoruz. İyice alıştı(rıldı)ğımız kullan at tüketiciliğinde eşsiz tasarımlar raflarda yerini alıyor. Ben bunu çok beğendim. Üstelik düşünürseniz ülkemiz için bulunmaz nimet. Kağıt kullanımını artırdığı için bir numara... Her yanımız yanan orman dolu nasılsa, onlar yanmadan biz keselim, üstelik bahaneside var: terlik lazımdı kestik abi...
Abdest aldıktan sonra kullanılır, eve fazla misafir geldiğinde kullanılır, bekar evinde hava atmak için kullanılır...

Pazartesi, Eylül 28, 2009

Tali'nin Hikayesi


Tali Fahima dünyanın en ünlü vatan hainlerinden.
Fahima, 2004 yılında Batı Gazze’ye gittiği, düşmanlarla görüştüğü ve onlara ordu belgelerini tercüme ettiği gerekçeleriyle tutuklanmış bir İsrail vatandaşı.
Ona ‘Arapların orospusu’ dendi. ‘Vatan haini’ ilan edildi. Ona iyi bir Yahudi olmayı öğretmeye ant içmişlerdi. Günde 16 saat boyunca kollarını oturduğu sandalyeye kelepçeleyerek sürdürdüler bu eğitimi. İsrail gizli servisi Şin Bet, kararlıydı. Tali, iyi bir Yahudi olmayı beceremeyince hapse atıldı. 30 ay çok ağır koşullarda yattı. Artık serbest. Ama ülkeyi terk etmesi, Filistin bölgelerine yaklaşması hâlâ yasak.
Ayalon hapishanesinin kapısında onu bekleyen bir grup içindeki Michael Warchawski, kendisinin de 16 yıl önce aynı kapıda dostları tarafından karşılanışını yâd ediyor, o kapıda Tali’yi bekleyen onlarca İsrailli genç aktivistin portresini çıkarmaya çalışıyordu: “İlk intifadayı duymamışlar bile. FKÖ hakkında bir şey bilmiyorlar, ve besbelli Edward Said’i okumamışlar. Siyasi bilinçleri sadece aklıselim ve vicdanla yoğrulmuş. Bu, onları kendilerinden önceki kuşaklardan daha az siyasi kılmıyor, hatta daha kararlı ve adalet mücadelesi konusunda daha uzlaşmasız kılıyor.”
Tali, tahliye edildikten sonra Guardian gazetesine verdiği ilk söyleşide anlatmıştı: “İlk suçum Shin Bet’le çalışmayı reddetmemdi, ikincisi Filistinlileri ziyaret etmeyi sürdürmem, üçüncüsü de İsrail’in katliam politikasını protesto etmem.”
Tutuklandıktan sonra dokuz ay boyunca bir hücrede tecrit edilmiş, kitapsız ve televizyonsuz bırakılmıştı. “Yatağıma uzanıp Cenin’i düşünürdüm; orada tanıdığım insanları, olup bitenleri. Yalnızlıktan hiç sıkılmadım” diyordu.
“Şin Bet’in nasıl çalıştığını öğrendim. İsraillileri de Filistinlileri de, hepimizi nasıl terörize ettiklerini öğrendim. Devletimizin nasıl çalıştığını öğrendim. Bizim adımıza yapılan şeylerin nasıl bizden saklandığını öğrendim.”
Tali Fahima’nin hayatı 28 yaşındayken değişti. Kiryat Gat’da doğmuştu. Liseyi zorlukla bitirmişti. 23 yaşında Tel Aviv’e taşındı. Sıradan bir sekreterdi. İsrail ordusunda askerliğini yapmıştı. ‘Sol’ kelimesi bile onu irkiltiyordu. Hatta Şaron’a oy veriyordu.
“Arapların bu topraklarda yaşamaması gerektiğini düşünecek şekilde büyütüldüm. Bir gün, bilgilerimde birçok eksiklik olduğunu, medyanın bizden çok şey sakladığını fark ettim. Jeton düştü. Mesele insan meselesiydi. Onların hayatlarından biz de sorumluyduk. İşte o gün televizyon seyretmeyi bıraktım.” Yalnız yaşayan bir kadındır. Siyasi bir görüşü yoktur ama meraklı ve inatçıdır.
Web sitelerine merak salar. Arap sitelerini taramaya başlar. Filistinlilerle tanışır. O sitelerde İsrail’de asla göremeyeceği fotograflarla karşılaşır. Yavaş yavaş katliamın ne anlama geldiğini kavrar. Sonra telefona sarılır. Maaşının büyük kısmı telefon faturalarına gitmektedir. Bir gün ‘mail’leri arasında bir çağrı bulur. Polis karakolunda beklenmektedir. Şin Bet’ten bir adam onu sorgular. Araplarla neden görüştüğünü, bir gruba dahil olup olmadığını sorar. Tali için henüz telaşlanacak bir durum yoktur.
2000 yılında bir gazetede El Aksa militanı Zekeriya Zübeydi ile yapılmış bir söyleşi Tali’nin hayat hikayesinin dönüm noktasıdır. Zübeydi, medyada hep yansıtıldığı gibi bir canavar değildir. Söyleşiyi yapan gazetecinin aracılığıyla Tali ve Zekeriya ilk olarak telefonda beş saat konuşurlar. Tali, bu ‘canavar’ın korkunç koşullarda yaşatılan kendi yaşlarında bir insan olduğunu fark eder. Uzun bir serüvenden sonra onu ziyaret etmek için yola çıkar.
Amacı, Filistinlilerin İsrail’e saldırmalarının nedenlerini öğrenebilmektir. Zekeriya’yla tanışması, onunla uzun tartışmaları, orada görüp işittikleri Tali’nin canını yakar.
Düzenli olarak Cenin’e gidip gelmeye başlar. Cenin, bir İsrail saldırısı sonucu yerle bir edilmiştir. Orada yüzlerce insanla konuşur. İntifadanın gerekçelerini, İsrail işgali altında yaşamanın zorluklarını görür. Ha’lr gazetesine bu görüşmelerini yazdığında artık tetiğin ucundadır.
Tali Fahima, iki halkı birbirinden ayıran duvarlara karşı. İsrail’in üç kez suikast düzenleyip öldürmeyi başaramadığı, bir türlü kıstıramadığı bir adamla görüştüğü için, Filistinlilerin acılarını dile getirdiği için, barış istediği için suçlu bulundu.
Uzun süren işkenceli sorgulanması sırasında Şin Bet, gazetelere Zübeydi ile aralarında bir ilişki olduğunu çıtlattı. Tali, “İkimizi de kötülemek, karalamak için başvurulmuş bir Şin Bet taktiği” diyor.
Arapların orospusu, düşmanın kadını olmak, vahşi savaşçıların ona uygun buldukları imge, doğal olarak. Dünyanın her yerinde kanseverlerin taktikleri ve düşgüçlerinin sınırı üç aşağı beş yukarı aynı değil midir?

Yıldırım Türker / Radikal

Salı, Temmuz 14, 2009

Alo... Resepsiyon, Kıble Nerede?

Bu ara sık gezdiğim için türlü türlü otel odaları görme şansım oldu. Genelde bütün özel otellerde ya çekmecede ya da gardrop'un bir yerinde namaz için bir seccadeye rastlamak mümkün. Bazan kamu misafirhanelerinde de bulunuyor ama her zaman değil. Samsun'da Amisos Otel'de kaldık bu hafta. Amisos Otel hizmette sınır tanımamış, hiç bir masraftan kaçınmamış sadece seccade ile yetinmemiş sizin çekmecenize kıbleyi'de getirmiş.
Kıblenizi bulamazsanız resepsiyonu arayabilirsiniz...
- Alo, resepsiyon mu, ben 308'de kalıyorum seccadeyi buldum ama kıbleyi bulamadım...
- Efendim kıble çekmecenizde...
-!