Salı, Şubat 09, 2010

Bülent Arınç'ın Kafa Yapısı


Bülent Arınç, Meclis Başkanvekili Güldal Mumcu'nun odasını basması olayıyla ilgili olarak Fatih Altaylı'ya açıklamalarda bulunmuş. Demiş ki öncelikle yaptığım şeyde anormal bir durum yok sadece tonlamam biraz hatalı olmuş, biraz daha yumuşak tonda söyleyebilirdim.

Sonra da bombasını patlatmış: "Güldal Hanım'ın asıl kızma sebebi Meral Akşener'i örnek göstermiş olmam oldu sanırım, kadın psikolojisine aykırı bir şey oldu. Bir kadına başka bir kadını örnek göstermek, Güldal Hanım'a biraz ağır bir örnek gelmiş olabilir" demiş. Yani özrü kabahatinden büyük lafı için örnek verin deseler herhalde bundan güzel bir örnek bulmak zor olur. Böyle saçma sapan bir bahane üretilebilir mi? Açıkçası, özellikle kadın sivil toplum kuruluşlarından bir kınama bekledim ama ben henüz medyaya yansımış bir şey göremedim.

Asıl önemlisi, arka planda Mumcu'nun kadın olmasından dolayı egolarına yenildiğini ve ortada normalde büyütülecek bir şey olmadığını, asıl sorumlunun kadın olduğu için Mumcu olduğunu, halbuki o görevde bir erkek olsa hiç böyle bir sorun yaşanmayacağını söylemek istiyor.

Bence Arınç'ın kadınlarla ilgili bu bakış açısı gerçekten çok vahim, Türkiye gibi kadınların çok büyük sıkıntılar çektiği bir ülkede eski bir meclis başkanı ve şimdinin başbakan yardımcısı böyle konuşursa, kadın erkek eşitliğini sağlamayı nasıl başaracağız.



http://www.fatihaltayli.com.tr/content.cfm?content_id=5909

Pazartesi, Şubat 08, 2010

Deniz Baykal ve Süpersonik Vaadleri

Deniz Baykal, Fikret Bila'ya ilginç açıklamalarda bulumuş. Demirel gibi vatandaştan ödünç oy isteyeceğini, geliri olmayan ailelerde kadına 300 TL gelir sağlanacağını, seçim kampanyasında her evin kapısının çalınacağını, öğretmenliğin kariyer mesleği olacağını, emeklilere özel önem vereceklerini ve son olarak CHP'nin daha dinamik bir yönetim anlayışı sergileyeceğini söylemiş.
Bütün bunlara bakınca ben CHP'nin sittin sine iktidara gelemeyeceğini düşünüyorum. Ödünç oy almak ne demek ya, zamanında Demirel yapmış şimdi Baykal'da yapacakmış, bir de diyor ki ben Demirel gibi oy verin gerisine karışmayın da demiyorum, yani Demirel'i de aşıyorum anlamında kullanmış. Acaba CHP'ye ödünç kim oy verecek çok merak ediyorum, daha önemlisi ne vadediyor da Baykal ödünç oy istiyor gerçekten anlayamıyorum.

Gerçi sonrasında vaadlerini de sıralamış ama bana gerçekçi gelmedi açıkçası. Geliri olmayan ailelere 300 TL yardımı çok iddialı bir proje, bunun hesapları yapıldı diyor, diyorda bizimle de paylaşsa çok sevinirim, Demirel'in dediği kim ne verdiyse ben 5 fazlasını veriyorum vaadi gibi bence.

Seçim kampanyasında her evin kapısı çalınacak demek, şimdiye kadar biz bunu yapmadık demektir. İnsan kendi ağzıyla da kendini zor duruma sokabiliyor demek ki. Akılları başlarına daha yeni gelmiş anlaşılan, gene de güzel bir başlangıç,özellikle halktan kopuklukla eleştirilen bir parti için. Ama buna da nedense pek inanasım gelmedi. Çünkü bu yeni bir fikir değil, AKP'nin bütün seçimlerde yaptığı şey.

Öğretmenliğin kariyer mesleği olacağını söylemiş, güzel de ne demek kariyer mesleği ben anlamadım anlayan varsa bana anlatırsa sevinirim. Ayrıca sözleşmeli öğretmenlik kalkacak gibi beylik lafları söylemek kolay da bunun nasıl olacağını da anlatmak lazım.

Emeklilere önem vereceklerini söylemiş. Bunun meali emeklilere özel zam yapacağız demektir. İyi de sosyal güvenlik açığının bu kadar fazla olduğu ve önlem alınmazsa çok daha ciddi sorunlar çıkaracağı bir ortamda emeklilere fazladan zam hangi kaynaklardan yapılacak. Belli değil, sanırım Baykal Demirel'in sadece ödünç oy isteme stratejisini değil aynı zamanmda popülizmi dibine kadar yapma stratejisini de benimsemiş.

Deniz Baykal, söylediklerini yapacağına dair beni inandıramadı çünkü nasıl yapacağını söylemiyor. İktidardaki hangi parti bütün işssizlere 300 TL fazla para vermeyi, emeklilere daha fazla zam yapmayı istemez ki, sonuçta iktidar olabilmek için bu insanlardan oya ihtiyacı var. Mesele bütün bu vaadlerin nasıl yapılacağını anlatmak ve Baykal bunu yapmıyor. Tipik eski popülist siyasetçi tavrı çiziyor.

Bir de sona bıraktığım bir konu var, yönetimin dinamikleşmesi meselesi. Baykal bu konuya girdiğine göre CHP'nin yönetiminden ciddi şikayetler olduğunun farkında ve bunları değiştireceğini söylüyor, kusura bakmasın ama kimse bunu amiyane bir tabirle yemez. Yıllardır yönetimden şikayet var ve Baykal her seçim öncesi veya kurultay öncesi bir şekilde bu konuya girip yönetimin gençleşeceğini söylüyor ama hep lafta kalıyor. İnsanlar da bu kadar kandırılmaz artık.

Sonuç olarak Deniz Baykal'ın bütün bu söylediklerinin popülist söylemler olduğunu ve insanların bunlara inanmayacağını o yüzden de CHP'nin seçimlerde bir önce ne aldıysa aşağı yukarı aynısını alacağını düşünüyorum.

Allah sosyal demokratlara sabır versin bu ülkede. Bu gidişle çileleri hiç bitmeyecek.

http://www.milliyet.com.tr/baykal-demirel-gibi-oy-isteyecek/fikret-bila/siyaset/yazardetayarsiv/08.02.2010/1195419/default.htm?ver=90">

Cuma, Ocak 29, 2010


Deniz Baykal, 32. Gün'de Mehmet Ali Birand'ın sorularını yanıtlarken, önümüzdeki seçimin son seçimi olup olmayacağı ile ilgili soruya, "Benim bu bekleyiş içinde olanları mutlu edecek bir açıklama yapmama imkan yok” diye yanıt vermiş.

Yani bu demektir ki, Baykal bu seçimde de gitmiyor, CHP'nin de çilesi bitmiyor.

http://www9.gazetevatan.com/Baykalin_son_secimi_mi/284290/9/Siyaset

Medya-2

Son yıllarda medyada magazin haberciliği diye bir habercilik tipi türedi. Bu hareketin öncüleri ise yazılı basında Ertuğrul Özkök, televizyonda ise Reha Muhtar oldu. Haberin özünün ikinci plana atıldığı, haberin verilişinin ise birinci plana çıktığı, ciddi haberlerdense daha light haberlerin kullanıldığı bir dönem.

Özellikle tv'de Reha Muhtar'ın ana haber sunduğu zamanlarda verdiği haberler zamanında çokça eleştirildi, bol ajitasyonlu, içerik olarak bomboş haberler ana haber kuşağında yer buluyordu. Fakat şu an neredeyse bütün kanallar aynı şekilde ana haber vermeye başladı. Zamanında Reha Muhtar'ın anti-tezi olarak görülen ve ciddi haberciliğin Türkiye'deki temsilcilerinden sayılan Ali Kırca bile inanılmaz derecede saçma sapan konuları ana habere konuk etmeye başladı. Dizi tanıtımları, kaset tanıtımları ana haberde yapılmaya başlandı. Özellikle şehit haberleri sonrasında şehidin anne-baba ve eşinin halleri hüzünlü müzikler eşliğinde dakikalarca verildi.

Gazeteler kısmında ise magazin sayfaları daha geniş yer almaya başladı, köşe yazarları daha çok magazin yazmaya başladı.

Bütün bu dönüşüm de halk bunu istiyor, sonuçta televizyonlar da gazeteler de kar etmesi gereken kurumlar denilip meşrulaştırılmaya ve çaktırmadan bu magazinleşmenin suçu halka yıkılmaya çalışıldı ve hala çalışılıyor.

Bu magazinleşmenin son örneğini ise internet medyacılığında görmek mümkün. İnternetin yaygınlaşmasıyla birlikte çoğu insan gazeteleri internetten okuyor. Özellikle Doğan medyasının gazetelerinin internet siteleri adeta erotik siteler gibi. Sürekli olarak şunun fotolarını görmek isterseniz tıklayın tarzı haberler çıkıyor. Ayrıca, muhtemelen tıklanma sayısı üzerinden reklam aldıkları için sürekli inanılmaz iddialı manşetler atıyorlar. Sonra insan merak edip tıkladığı zaman çıkan haberin atılan manşetle ilgisinin olmadığı ortaya çıkıyor. Bir nevi insanları kandırıyorlar. Ama kimin umurunda, tıklanma amaçlarına ulaşmış oluyorlar.

Sonuç olarak, medyanın magazinleşmesinin Türkiye için sakıncalı olduğunu düşünüyorum. Kim ne derse desin, medya ne kadar para kazanmaya çalışırşa çalışsın, çok sorunlu bir ülkede yaşıyoruz ve bu sorunların çözümü için sağlıklı işleyen bir medya şart.

Çarşamba, Ocak 27, 2010

Medya

Sürekli olarak medyanın demokratik bir ülkede demokrasinin dördüncü gücü olduğundan bahsedilir. Teoride belki doğrudur ama Türkiye örneğinde maalesef bana medya demokrasinin önünde engelmiş gibi geliyor bazen.
Nedir medyanın ana işlevi? Toplumu olaylardan doğru şekilde haberdar etmek. Türkiye'de medya ne yapıyor peki, toplumu haberdar ediyor ama "doğru" şekilde etmiyor.

Haberi kendi çıkarları doğrultusunda topluma yansıtırken haberi yeniden üretmiş oluyor. Biz aslında medyanın izin verdiği ölçüde haberleri öğrenmiş oluyoruz. O yüzden bir haberin bütün yönlerini çoğu zaman göremiyoruz. Eksik veya yanlış haberler yüzünden olaylarla ilgili kanaatimizde yanlış olabiliyor ki demokratik bir toplumun temel şartlarından biri olan toplumun olaylarla ilgili doğru ve hızlı bir şeklide bilgilenmesi varsayımı burada geçerliliğini yitirmiş oluyor.

Köşe yazarlığı diye bir tabir var; gazetede çıkan haberleri kendince yorumlayıp insanlara olaylarla ilgili bakış açısı getirsin diye. Maalesef şu anda bütün gazeteler köşe yazarlığı mantığıyla çalışıyor. Toplumu kendi yanına çekmek için haberleri daha insanlara sunmadan yorumluyor. Köşe yazarları da bir nevi esasında yorumun yorumunu yapıyor gibi oluyor.

Özellikle ülkede büyük kutuplaşmaların olduğu bu zamanda medyanın bu tavrı kendini daha bariz hissettiriyor.
Medya resmen dezenformasyon yapıyor hemde bilerek. Aynı olayı çok değişik şekilde farklı gazetelerde okuyabiliyorsunuz.
Bugün Türkiye'nin bence en büyük sorunlarından birisidir medyanın bu durumu.
Özellikle son zamanlarda sıkça kullanılan yandaş medya lafıda medyanın geldiği noktayı iyi anlatmaktadır. Medya doğası gereği iktidarla mesafeli olması gerekirken, Türkiye'de maşallah iktidarın basın organı gibi çalışan fazla sayıda medya kuruluşu var. İktidarı aklamak ve ne kadar muhteşem olduğunu ispatlamak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Yandaş medyanın! çoğu zaman olayları veriş biçimi insanı gerçekten delirtiyor. Bu kadar da olmaz diyorsunuz ama yapacak bir şey yok.

Tabii, yandaş medya olayları çarpıtıyorda merkez medya çarpıtmıyor mu, onlar da çarpıtıyor. Özellikle Doğan medyası daha önce (meşhur cezadan önce)haberleri keserin
sapını daha kendilerine yontarak veriyorlardı. Daha fütursuzlardı, özellikle geçmişte zayıf hükümetlerin üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallanıp, Doğan holdingin çıkarlarını medya yoluyla sağlamaya çalışıyorlardı. Şu an mağdur oldular ve mağduru oynuyorlar ama kimse geçmişte onların yaptıklarını unutmadığı için içinden gelerek tam destek vermiyor.

Medya üzerine söylenecek daha çok şey var ama daha fazla yazıyı uzatmadan bağlayayım. Medya-demokrasi ilişkisinin çok güçlü olduğu düşünüldüğünde, medyanın bu şekilde olması demokrasinin gelişmesine engel oluyor, demokrasi gelişemediği içinde medya düzelemiyor. Birbirini destekleyen bir sarmala girilmiş gibi olunuyor.

Salı, Ocak 26, 2010

İlk Cumhurbaşkanı Adayı Belli Oldu


Bugün Cumhuriyet Gazetesi'nde yer alan haberde, DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk Büyükerşen'i makamında ziyaret etmiş ve DP'nin Cumhurbaşkanı adayının Büyükerşen olduğunu açıklamış, hayırlı olsun...

Cuma, Ocak 22, 2010

Politus Dergisi'nin ilk sayısı raflarda...



MUHALEFET, DUVARLAR VE YENİ ARAYIŞLAR
http://www.pasok.gr/
ALMANYA’DA NE OLDU?
ALMANYA SEÇİMLERİ VE ‘III. YOLUN’ SONU
AVRUPA İÇİN YENİ BİR YÖN: ÖNCE İNSANLAR
SOLCULARIN ÇOCUKLARI
...................................................................................................
D O S Y A: KENTSEL MUHALEFET: YENİ ÖRNEKLER
PROF.DR. ÇİLER DURSUN: ARTIK KİMSE GERÇEK ANLAMDA RADİKAL BİR MUHALEFET BEKLEMİYOR
EVİN TAŞ: 2006 YILINDA MEKSİKA SOKAKLARINDA
YAŞAR SEYMAN: OBAMA, BAYKAL VE İSTANBUL TROYKASI
ÖNDER ALGEDİK: ANKARA SEÇİMLERİ BİZE 4 MİLYON DOLARA MALOLDU
BURÇAK KARAMAN: SALTANATA SON, ANKARA’YI SEVEN BİR HAREKET OLARAK DOĞDU
FERHAT ARIKAN: BARINMA HAKKI MÜCADELESİ KAMU ARAZİLERİNİN BİRKAÇ KİŞİYE PEŞKEŞ ÇEKİLMESİNE KARŞI BİR MÜCADELEDİR
SERDAR ŞAHİNKAYA: MÜLKİYE KİMİNDİR?
ANKARA’DA YİNE GÖKÇEK, NİYE GÖKÇEK?
HİTİT GÜNEŞİ YENİDEN DOĞUYOR
SELJ: SEÇİMDEN SEÇİME KAMPANYA YAPARAK KENT MUHALEFETİ YAPILAMAZ
KARŞI KÖYDE OTURMAK?
...................................................................................................
PARTİ GENÇLİK KOLLARINDA GENÇ KALMANIN İMKANSIZLIĞI
YOU-TUBE ÖLÇEĞİNDE YAPABİLECEĞİNİZ 10 RADİKAL ŞEY

Salı, Ocak 19, 2010

Katili Tanıyoruz!


Pazar, Ocak 17, 2010

BDP'nin Linç Yasa Tasarısı


BDP (Barış ve Demokrasi Partisi)linç eyleminin TCK'nın 'İnsanlığa Karşı Suçlar' kapsamında ayrı bir suç olarak düzenlenmesi yönünde hazırladığı kanun teklifini Meclis Başkanlığı'na sunmuş. BDP linç girişimine katılan her bireyin hukuki olarak sorumlu olmasının gerektiğini söylemiş. Çok da iyi yapmış.

Çünkü türk toplumunda linç kültürünün çok yaygın olduğunu düşünüyorum. Herkes mutlaka gazetelerde veya televizyonlarda görmüştür, özellikle işlenen adi suçlara yönelik olarak (cinayet, tecavüz)toplum suçu işlediğini düşündüğünü hemen linç etmeye kalkıyor. Bazen insanlar polisin elinden zanlıyı almaya bile kalkışıyor ve bunun cezai yaptırımı olmadığı için hiç korkmuyorlar. Hukuk devletinde böyle bir şey olabilir mi? Vatandaşın eline geçirdiği insanı linç edip sonra da hiç ceza almaması mümkün olabilir mi? Maalesef bizim ülkemizde oluyor.

Son zamanlarda linç girişimlerinde de bir artış görülüyor ve bu linç girişimleri adi suçlara değil siyasal eylemlere karşı yapılıyor. Bu son olaylar bence ülkemizde insanların kendilerini devlet yerine koymalarında bir seviye atladığını gösteriyor.

Eskiden hukuki olarak suçlu durumda olabilecek kişilere karşı yapılan linç girişimleri şu an tamamen keyfi olarak insanların istemedikleri, sevmedikleri, ülke için zararlı olabileceğini düşündükleri kişi ve gruplara yönelik bir hal almış vaziyette. Bunun daha da yaygınlaşmasının ülkeyi nasıl bir kaosa götürebileceğini görmek için kahin olmaya gerek yok.

Bu anlamda BDP'nin bu kanun teklifinin bütün partilerce desteklenip yasalaşmasını, böylece ülkemizin hukuk devleti olma yolunda bir adım daha atmış olmasını temenni ediyorum.

http://haber.mynet.com/detay/politika/bdpden-linc-eylemi-icin-kanun-teklifi/490142

Salı, Ocak 12, 2010

Altan Öymen, Genel Seçimler ve Muhalefet


Altan Öymen, Radikal gazetesinde bugün (12 ocak) çıkan yazısında AKP'nin son seçimlerden bu yana oy kaybetmeye devam ettiğini, önümüzdeki seçimlerde iktidarı kaybedebileceğini belirtmiş. Ama bazı açık kapılar bırakmayı da ihmal etmemiş. Türkiye'nin medar-ı iftiharı olan %10'luk seçim barajının indirilmesinin ve merkez sol ile merkez sağın seçim ittifakı yapması gerektiğini bunlar olmaz ise AKP'nin gene iktidar olabileceğini söylemiş. Yazının tamamını okumak isteyenler için linkini aşağıda veriyorum.

Bence Altan Öymen'in AKP'nin oy kaybı ile ilgili yazdıkları gerçeklerden çok temenniler. Bir kere AKP'nin %47'den % 39'a inişini yanlış değerlendirdiğini düşünüyorum. Yerel seçimi iktidarın bir avantajı olarak değerlendirmiş. Fakat genel seçimlerde %10 barajının olduğu güzide ülkemizde insanların oyum çöpe gitmesin mantığı ile barajı geçemeyecek partilere oy vermekte tereddüt etmesi sonucu küçük partiler yerel seçimlerde daha fazla oy alabilmektedir ki son seçimde Saadet ve Demokrat partinin sırasıyla % 5 ve % 4 oy almasının altında bu yatmaktadır kanımca (Amma uzun cümle oldu ha).

% 10 seçim barajının kalkması veya inmesi kısa vadede mümkün görünmediği için Altan Öymen'in AKP için saydığı bu avantaj aynen devam etmektedir.

Altan Öymen'in AKP'nin diğer bir avantajı olarak gördüğü merkez sağ ve merkez solun birleşememesinin ise açıkcası seçimlerin kaderini değiştirecek önemli bir etmen olduğunu düşünmüyorum.

Bütün sağ ve sol partiler bu hallleriyle kaldıkları sürece, birleşseler bile bir şey olamaz. Bütün partilerin, başta CHP olmak üzere, hala kendilerini yenileyemedikleri, düşünülürse birleşmelerinden bir sinerji doğacağını beklemek affedersiniz ama saflık olur.

Bu sebeple bir önceki yazımda da belirttiğim durumu tekrar belirtmek istiyorum, bu ülkenin sorunu iktidar değil muhalefet sorunudur. Muhalefet kendine çeki düzen vermediği sürece (bu ayrı bir yazı konusu olabilir) AKP iktidarı bu ülkede devam edecektir.

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=974036&Yazar=ALTAN ÖYMEN&Date=12.01.2010&CategoryID=97

Cuma, Ocak 08, 2010

Erken Seçim mi? Sakın Ha

Son zamanlarda dikkatinizi çekmiştir mutlaka, CHP ve MHP ısrarla erken seçim istediklerini söylüyorlar. Muhalefetin erken seçim istemesinden daha doğal bir şey olamaz normalde ama ben gene de bu iki partinin de erken seçim istemesini çok yanlış buluyorum.

Daha doğrusu anlayamıyorum neye güvenip erken seçim istediklerini. Kafalarında muhtemelen kendilerince bir hesap vardır. (gerçi Devlet Bahçeli'nin 2002 yılında erken seçim istemesinin neyle sonuçlandığını hepimiz biliyoruz)

Hem ekonominin iyi durumda olmaması hem de Açılım işini AKP'nin eline yüzüne bulaştırmış görünmesine güveniyorlar herhalde. Özellikle de MHP açılım sürecinde yükselen milliyetçilikten faydalanmak istiyordur ama ben bu hesapların eğer olursa seçim sandığından döneceğini düşünüyorum.

Basında da bu aralar 2007 seçimleri öncesi söylenen laflar tekrar dönmeye başladı; Mümkünse seçim öncesi merkez sağ, MHP ile merkez sol, CHP ile
ittifak kuracak ve AKP birinci parti bile olsa yeterli çoğunluğa ulaşamadığı için MHP-CHP elele iktidar olacak.

Marks'ın söylediği şöyle bir söz var, "Tarihte olaylar tekerrür eder, fakat birincisinde trajedi, ikincisinde ise komedi olarak" Tam da bu lafın ikinci aşamasına girmek üzere olduğumuzu düşünüyorum.

Yukarıda ki olasılığın şu andaki koşullarda gerçekleşmesini mümkün görmüyorum. Merkez solu ve merkez sağın birleşmesini bir kenara bıraksak bile AKP'nin iddiasız bir tahminle %35 oyun altına düşebileceğine hiç ihtimal vermiyorum. Bunun en büyük sebebi ise AKP'nin çok muhteşem bir iktidar profili seyretmesi değil muhalefetin çok kötü performans göstermesidir.

Öncelikle MHP'den başlamak gerekirse, MHP tarihi oyunu 1999 seçimlerinde %19 ile almıştır bence. Zaten söylediği tek şey milliyetçilik olan bir partinin daha fazla oy almasını beklememek lazım (gerçi Türkiye'de tarih boyunca neler olduğu düşünülürse fazla büyük konuşmamak lazım ama neyse) 2009 seçimlerinde %16 oy almıştı MHP, erken seçim olsa bu konjonktürde %2-3'den fazla üstüne koyacağını zannetmiyorum. Çünkü ne olursa olsun ülkede büyük bir kesimde çeşitli gerekçelerden kaynaklanan MHP antipatisi var ve daha önemlisi MHP insanları umutlandıracak birşey vaadetmiyor.

Gelelim asıl CHP'ye, bakıyorum bakıyorum bir senedir CHP ile ilgili olumlu yeni hiçbir şey göremiyorum. 2009 seçimleri öncesi handikapları neyse aynen devam ediyor. Özellikle genel başkanı hala aynı ki daha öncede söylediğim gibi CHP'nin en başta gelen zaaafı bu. 2009 seçimlerinde bazı belediye başkan adaylarından dolayı (Kılıçdaroğlu gibi) oy oranı %23'lere çıkmıştı ki bence CHP kendini yenilemediği sürece bu oy oranının üzerine çıkamaz.

Daha önce blogdaki yazılarımda seçmenin oy verirken ne kadar rasyonellikten uzak olduğunu, ideolojiler arası (sol-sağ) oy geçmesinin çok yüksek olmadığını söylemiştim. İşte AKP'nin bütün başarısı burada yatıyor zaten.

Şöyle bir düşünün son seçimde AKP'ye oy vermiş birisi olsanız ve de AKP'nin şu andaki politikalarından memnun olmasanız, kime oy verirsiniz. solcu CHP'ye mi, milliyetçilikten başka hiç bir şey söylemeyen MHP'ye mi, 83 yaşında yeniyi temsil ettiğini söyleyen genel başkana sahip DP'ye mi, yoksa % 10 barajını aşması mümkün görünmeyen SP'ye mi?

Ben söyleyeyim, içiniz çok rahat etmese de gene AKP'ye oy verirsiniz. Türkiye'de bu psikolojide hatırı sayılır insan bulunduğunu ve gerçekten insanların inandığı iktidara alternatif olabilecek bir muhalefet çıkmadığı sürece AKP'nin bütün kötü politikalarına rağmen iktidarını devam ettireceğini düşünüyorum.

AKP'de bence bunu bildiği için hoyrat davranmakta ve özellikle medyayı kontrol altına almaya çalışarak ileride kendisine çıkabilecek muhalefetin halka ulaşmasını engellemeye çalışmaktadır.

Bütün bu sebeplerden dolayı erken seçimin AKP'nin iktidarını bir 4 sene daha perçinlemekten başka işe yarayacağını düşünmüyorum ve CHP ile MHP'nin içler acısı haline bakıp ülkem için üzülüyorum.

Çarşamba, Ocak 06, 2010

Ekonomiturk ve Yiğit Bulut

Ekonomi ile ilgilenenler var mi bilmiyorum, ama eğer ilgileniyorsaniz "Birlikte öneriyoruz" kısmında yer alan Ekonomiturk blogunu mutlaka ziyaret etmelisiniz bence.
Özellikle aşağıdaki linkte yer alan iki yazı da hem Yiğit Bulut denilen zerre kadar ekonomi ve finanstan anlamayan ama habire o konularda ahkam kesen ismin ipliğini pazara çıkarıyor, hem de genel olarak insanların yanlış bildiği bir konu olan IMF anlaşmasının doğrusunu açıklıyor.
Mutlaka okuyun derim.
Sonra teşekkür edeceksiniz :))
http://ekonomiturk.blogspot.com/2010/01/yigit-bulutun-herkesten-gizledigi.html
ekonomiturk.blogspot.com/2010/01/yigit-bulut-neden-ulkesini-sevmiyor.html

Salı, Ocak 05, 2010

YORUMSUZ


ÜLKEMİZDE OKUMA DÜZEYİ
Türkiye’de basılan kitapların sayısının diğer ülkelere göre durumunu hiç merak ettiniz mi? Ders kitapları dışında basılan kitap sayısı üzerinde yapılan araştırmanın ortalama sonucu şöyledir:
Amerika 72.500,
Almanya 65.000,
İngiltere 48.000,
Fransa 27.000,
Brezilya 13.000,
Türkiye 7.000.
Toplam nüfusu sadece 7 milyon olan Azerbaycan da bile kitaplar ortalama 100.000 tirajla basılırken ülkemizde bu rakam ne yazık ki, 2000-3000 civarında kalmaktadır. Gazetelerimiz; ev, araba, makarna, oyuncak, kömür, sabun, televizyon ve diş fırçası gibison derece yararlı şeyler vermektedirler. Buna rağmen günlük tirajlarında en ufak bir artış görülmemektedir.
Almanya’da 33 milyon,
ABD’de 63 milyon
Japonya’da 68 milyon gazete satılırken
Türkiye’de ise günlük gazete satışı 2 milyon civarındadır.
Hızlı okuma kurslarına katılan bir iş adamı bir iş için gittiği Kazakistan’ da halkın kitap okumaya karşı yoğun ilgisini şu sözlerle anlattı: “Pazar yerinde mısır satan çocuklar bile tezgahların arkasında kitap okuyorlar.
Türkiye’de Okuma ve İzleme Oranları:
Dergi okuma oranı % 4
Kitap okuma oranı % 4,5
Gazete okuma oranı % 22
Radyo dinleme oranı % 25
Televizyon izleme oranı % 94’dür.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı bir araştırmaya göre; Gençlerin % 61’ i hiç kitap okumuyor. Ülkemizde kütüphanelerdeki kitap sayısına göre 7 kişiye ancak 1 kitap düşüyor. Japonya da ise kişi başına 25 kitap düşmektedir. Ülkemizde 65.000 kişiye 1 kütüphane düşerken 95 kişiye 1 kahvehane düşüyor.
Bu araştırmaya bir insanın bir yıl boyunca kitaba ne kadar para ayırdığı belirtilmiştir.
Bir Norveçli kitaba yılda 137 dolar,
Alman 122 dolar,
Avrupalı ve Belçikalı 100 dolar,
ABD’li 95 dolar harcarken
Türk yılda 0,45 dolar para ayırıyor.
Türkiye, bu konuda dünya ortalaması olan 1,3 doların bile çok altında kalıyor. Sizce Türkiye’de kitaba ayrılan paranın bu kadar az olmasının nedeninedir? Bu soruya cevap olarak ilk akla gelen şey: “Ekonomik durumumuz oldukça yetersiz.” Biz buna katılmıyoruz. Neden mi? Çünkü, Türkiye’ de bir kişi ayda 25 YTL sigaraya veriyor, yılda 300 milyon, 45 yılda ise bu rakam 13.500 YTL’yi buluyor. Demek ki istedikten sonra her şartta para bulunabiliyor.
Araştırmada Türkiye ile gelişmiş ülkelerin, kitap okuma oranları da karşılaştırılarak, aradaki “derin uçuruma” dikkat çekiliyor.
Bir Japon yılda 25,
İsveçli 10,
Fransız 7 kitap okuyor.
Türkiye’de, 6 kişiye yılda 1 kitap düşüyor.
Almanya’da kişi başına düşen ortalama günlük okuma süresi 23 dakikadan 18 dakikaya düşünce devlet adamları telaşlanmış ve çeşitli tedbirler almıştır. Türkiye’de ise bu oran sadece 10-15 saniye olduğu halde ne endişe ne de herhangi bir tedbir alan kimse var.
Kütüphaneciler Derneği tarafından yayınlanan “2000’e 5 Kala Kütüphanelerimiz” kitapçığında belirtildiğine göre, Türkiye’de halk kütüphanelerine 962 bin kişi üye olurken bu rakam İran’da 7 milyon, Fransa’da 16 milyon, Meksika’da ise 39 milyondur.
http://okumasevgisi.com/ulkemizde%20okuma%20duzeyi.htm

Cüneyt Ülsever Röportaj

Aşağıdaki linke tıklarsanız Cüneyt Ülsever'in Yeni Harman dergisine verdiği röportajın bir kısmını okuyabilirsiniz. Bilmeyenler için Cüneyt Ülsever kendisine liberal diyen, AKP'nin ilk yıllarında harekete destek veren fakat daha sonra AKP'yi şiddetle eleştiren birisi.
Röportajında bence Erdoğan ile ilgili çok önemli tespitleri var. Hele röportajın sonunda anlattığı Erdoğan'ın oğlu ile ilgili bir olay var ki çok ilginç.

http://odatv.com/n.php?n=cuneyt-ulseverden-olay-yaratacak-aciklamalar-0501101200

Çarşamba, Aralık 30, 2009

Ankara Ankara Güzel Ankara












Alttaki linke tıklarsanız Ankara'da yeni yılda ulaşıma yapılacak zammın detaylarını bulabilirsiniz, Gökçek'i bilenler için sürpriz olmayan ama can sıkan bir haber.

Benim anlamadığım haberin son satırında "yolcu başına ortalama 58 kuruş zarar" edildiğinden bahsediliyor. Bu nasıl oluyor?

Benim görebildiğim kadarıyla otobüslerin zarar etmesinin imkanı yok. Çünkü şoförlerin maaşı, otobüslerin benzini ve bakımı dışında bir maliyet yok gibi görünüyor ve çoğunlukla otobüsler kapasite fazlası ile çalışıyor. Tabi sonuçta dışarıdan maliyetler hakkında kesin bilgiye ulaşmak mümkün değil ama şöyle bir Aristo mantığı kuruyorum: Belediye otobüsleri dışında bir de özel halk otobüsleri var ve gene bildiğim kadarıyla bunlar sağlam kar ediyor yoksa bir hat ortalama 400-500 bin lira hatta 1 milyon lira olmaz.

Eğer halk otobüslerinin kar edip belediye otobüslerinin zarar ettiği bir durum varsa bunun sorumlusu doğrudan belediyedir bana göre. Bu işi becerememektedir demektir bu. Yok bu yapılan zammı meşru hale getirmek için söylenen bir yalan ise o zaman sadece PES artık diyebilirim ama gene de şaşırmam (neden acaba ?)

Bu konuda bir bilgisi olan varsa aydınlatırsa sevinirim.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=969778&Date=30.12.2009&CategoryID=80

İyi Yıllar


Bastığın Yeri Yaya Geçidi Diyerek Geçme, Tanı!


Portekiz’de trafik kazalarında ölen yayalara dikkat çekmek için yapılmış bir kampanya.
Trafik kazalarında ölenleri anmak, konuya politikacıların ve halkın dikkatini çekmek için, ana arterlerde bulunan yaya geçit çizgilerinin üzerine ölen kurbanların isimleri yazılmış.

Salı, Aralık 29, 2009

Yarık Yollar Diyarı: Ankara

Sanırım blogların amaçlarından biri de içinde kalanları doyasıya dökmek. İşte tam da bu sebepten kaleme alınmış bir yazı bu: Dün sabah saat 8:50-9:00 saatlerinde yolum necatibey caddesinden geçme gafletine düştü. Adamlar (ki kendilerini Melih’in suvarileri veya belediye olarak da adlandırabiliriz) yolu dikine kazmışlar.
Aslında bu kazma/delme yontemine ankaralılar son 3 aydır pek de yabancı değil. Birçoğumuz mahallesindeki caddelerde, sokaklarda kaldırımdan 50 santim uzaklıkta bir çukurla karşılaşmışızdır. O çukurların aynısı fakat bu sefer yolu dikine kesmisler, vücuduna neşter vurulmuş insan bedeni gibi kan ağlıyor yol.
Çukura girip tekrar yolunuza devam edebilmeniz için neredeyse durmanız lazım. Yaklaşık bir saatimi başkasının tabağından yeme heveslisi şerit canavarlarıyla çukurun içinde savaşarak harcadım. Belediyemiz sanırım şu zihniyetle hareket ediyor: şerit canavarları (trafik canavarın bir üst modeli olan bu yaratıklar yolu sadece kendilerine ait bir lebensraum sanarlar) nasılsa bir yolunu bulur ve hendeği bile aşmayı başarır. Başka türlü yolu o şekilde yarıp olduğu gibi bırakmak açıklanamaz. Adamlar çatır çatır bir saatimizi yiyiyorlar ve bunun için yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Oysa ki Avrupa’da böyle mi?....:)

Pazartesi, Aralık 28, 2009

Avatar


"Yüzyılın filmi" olduğu iddia edilen sinema tarihinin en yüksek bütçeli filmi "Avatar" ı hafta sonunda izledim. Sonda söylenmesi gerekeni başta söyleyeyim filmi çok ama çok abartmışlar. Ben beğenmedim ve boşa geçen 3 saatime yandım. (Ha o üç saatte çok mu faydalı aktiviteler yapacaktım, o başka konu ya, neyse).
Yiğidi öldür hakkını ver derler o yüzden başta belirtmek lazım, film tam bir görsel şölen. Adam yani yönetmen (James Cameron ki aynı zamanda Titanic'in de yönetmeni) inanılmaz bir dünya kurmuş. Hayalgücü olağanüstü, kafasındaki bu dünyayı bizlere gösterebilmek içinde paranın canına okumuş. En iyi görsel efekt dalında Oskar'ı kesin alır. Hatta en iyi kostüm ve en iyi makyaj ödülüde alır, ama işte o kadar.
Görsellik kısmını çıkarın geriye elinizde 8. sınıf bir Hollywood filmi kalıyor. Senaryo o kadar klişe, o kadar sıradan ki, hiç bir yerde en ufak sürprizle bile karşılaşmıyorsunuz. Çoğu Hollywood filminde görülen stereotype'lar (kelimenin türkçesini bulamadım kusura bakmayın) aynen burada da kullanılmış: Kötü adam, esas oğlan, olmaması gereken aşk, güçlü kötüler, inançlı iyiler, kötülüğün galip gelmesi beklenirken iyiliğin bir şekilde kazanması. Kısacası daha önce 1001 kere izlemiş olduğumuz klişeler.
Akira Kurosawa'nın söylediği şöyle bir laf var:"İyi bir yönetmen, iyi bir senaryo ile başyapıtlar üretebilir; aynı senaryo ile vasat bir yönetmen, ancak sıradan bir film yapabilir. fakat kötü bir senaryo ile çok iyi bir yönetmen bile iyi bir film yapamaz." Bence Avatar tam da bu tanıma uyuyor.
Maalesef kötü bir senaryodan bu kadar para harcanmasına karşın ancak bu çıkar, o yüzden Avatar yüzyılın filmi değil bence yılın filmi bile olamaz.

Cuma, Aralık 25, 2009

Homeros'dan Odysseia, Fulya Koçak Çevirisiyle Raflarda