Pazar, Kasım 10, 2013

ŞEHİRLER VE KENTLER

Başbakanın 17 Ocak 2013 tarihli konuşmasının bir işaret fişeği olduğu belliydi. Daha Gezi parkı olayları olmadan, açıklamanın kendisi bir tehdit, bir ayrıştırma, bir meydan okumaydı.
Bölünmüş toplum” tanımı Arendt Lijphart’a ait: homojen bir toplumsal yapısı bulunmayan, din, dil, ırk gibi temel değerlerde derin ayrımlarla bölünmüş toplumları ifade ediyor.
Bu tür toplumlarda yeni bir demokrasi biçimi öneriyorlar. Amaç herkesi içine alabilecek, herkesin kendini ifade hakkını güçlendirecek bir yönelimde olmak. Yani bölünmeyi derinleştirmek yerine birarada olabilmeyi güçlendirecek kanallar açabilmek.
Türkiye’ye de önerilen ve “ortaklık demokrasisi” adı verilen modelin temeli toplumun gerçekten bölünmüş bir toplum olduğu kabulüdür. Ayrımın derin ve uzlaşmaz bir biçimde katmanlara ayrılmasıdır.
Bu katmanların varlığını sorgularken önümüze öncelikle Kürt-Türk ayrımı geliyor. Uzunca bir dönemdir bu sorunun çözümüne ilişkin bir anlayış aranmasına rağmen adına barış süreci denen bu süreçler bir türlü gerçek çözümlere ulaşmadı.
Fakat asıl üzerinde durulması gereken mesele bu bölünmüş toplum algısının üzerimize çökmesi. Bu algının yayılmasına, yaygınlaşmasına yarayacak ne varsa bir taraftan da bunlar hayata geçiriliyor.
İşte Başbakanın sözünü ettiğimiz şehirler ve kentler ayrımı tam bu noktada “bölünmüş toplum” algısını körüklemeye, ayrımı derinleştirmeye yarayan yeni bir malzeme oldu.
Başbakan toplumu birden fazla boyutta bölmeye aday. Öncelikle batı ve doğu medeniyetleri olarak temelde bir ayrıma işaret ediyor. Batı medeniyetlerini de kötüleyen, yanlışlayan bir tavır içinde.
Batı medeniyetleri, zenginlere, asilzadelere, soylulara ait olan bir medeniyettir. Bunlar kentlerde yaşar, Sadece kendilerini medeni kabul ederler. Bunlar dışlayıcıdır, sosyal sınıflarına bakarak, iktisadi durumlarına bakarak insanları ayırır ve dışlarlar diyor. Bunun karşısında ise mağdur, dışlanmış bir toplumu işaret ediyor: doğu medeniyeti. Kendisini de o sınıfa sokarak “bizim” diyor, bizim medeniyetimiz bunun tam tersi bir anlayışa sahiptir. Bizi yoksul, taşralı görenlere, sadece hizmetkar olarak algılayanlara, bizi vahşi olarak niteleyenlere rağmen asıl medeniyeti yaratan ve yaşayan bizleriz diyor.
Aslında asıl vurgu Cumhuriyete. Daha en başta temelleri yanlış atılmış, yanlış planlanmış, yanlış büyümüş şehirleri biz bugün farklı bir mecraya sokmak için gayret gösteriyoruz. Hedef belli olmuştur; temelleri yanlış atılan cumhuriyet, yanlış planlanan başkenttir. Bunun tedavisi de cumhuriyetten ve Ankara’dan vazgeçmektir.
Ocak ayında atılan bu işaret fişeğinin ardından yaşananları hep birlikte bir gözümüzün önüne getirelim. İstanbul’a yapılan 3. Köprüyü, Gezi parkını, Taksime cami projesini, Çamlıca tepesini, Mamak’ta temeli atılan Cami-Cemevini, ODTÜ’den geçecek yolu, sudan sebeplerle gencecik yaşta sonlanan canları...
Tabii bu arada arka planda yürüyen Anayasa çalışmalarını unutmadan.
Evlerinde tutulan yüzde elliyi göz ardı etmeden.
Başbakan topluma bakarken Kürt-Türk kardeşliğinden, Alevi-Sünni barışından, bizi birarada tutan geleneklerden, evdeki huzurumuzdan çok dertli görünüyor.
Çok katmanlı bir toplum yaratmak için bunları bölmeye, ayrıştırmaya, farklılıkları düşmanlığa çevirmeye, ayrımları derinleştirmeye eskisinden daha çok gayret ediyor.
Bu gayretlerinizi anlıyoruz sayın başbakan. Okullara yaptıklarınızı, gençlere bakışınızı, çalışan kadınlara tavrınızı, çağdaş yaşama kininizi, cumhuriyetle hesaplaşmanızı görüyoruz.
Görüyoruz ve şehirlere de, kentlere de, doğu'ya da batı'ya da sahip çıkıyoruz. İstanbul'u şehir yapan da bizleriz, Ankara'yı kent yapan da. 

Hiç yorum yok: